ÇÜRÜMENİN SESSİZ ANATOMİSİ: TOPLUMLAR NASIL KENDİLERİNİ TÜKETİR?

Toplumlar bir günde çürümez. Hiçbir medeniyet, tek bir olayla dağılmaz; hiçbir kültür, tek bir krizle yok olmaz. Asıl yıkım, uzun yıllar boyunca fark edilmeyen küçük tavizlerin, sessiz kabullerin ve giderek normalleşen çelişkilerin birikmesiyle ortaya çıkar.

Sosyolojinin temel önermelerinden biri şudur: Bir toplumun geleceğini ekonomik büyüklüğü değil, ortak ahlaki zemini belirler. Hukukun üstünlüğü, hesap verebilirlik, eleştirel düşünce ve kamusal vicdan zayıflamaya başladığında, geriye kalan yalnızca güçlü görünen fakat içten içe çözülmüş bir toplumsal yapı olur.

Bugün yaşadığımız çağın en dikkat çekici paradoksu, görünürlüğün güvenilirliğin önüne geçmiş olmasıdır. Dijital çağ, insanlara düşüncelerinden önce imajlarını, ilkelerinden önce kişisel markalarını inşa etme fırsatı sundu. Böylece karakter ile karizma, güven ile popülerlik arasındaki çizgi giderek silikleşti.

Tam da bu noktada sosyal çürüme başlar.

Çünkü toplum, hakikati aramaktan vazgeçip kişileri savunmaya başladığında, eleştiri artık fikir üretmenin değil, taraf seçmenin aracı hâline gelir. Aynı davranış, farklı kişiler tarafından sergilendiğinde farklı ahlaki hükümlerle karşılanıyorsa, mesele artık etik değildir; aidiyet psikolojisidir.

Bu durum, sosyolojide “grup içi yanlılık” olarak tanımlanan olgunun en görünür hâlidir. İnsanlar doğrulara göre taraf seçmek yerine, taraflarına göre doğrular üretmeye başlar. Böylece hakikat, kimliklerin gölgesinde görünmez olur.

Daha tehlikeli olan ise, toplumun bu dönüşümü fark etmemesidir.

Sosyo-kültürel çürüme, önce dilde başlar. Kavramlar anlamını kaybeder. “Şeffaflık”, yalnızca rakiplerden talep edilen bir ilke olur. “Adalet”, yalnızca işimize geldiğinde hatırlanır. “Vicdan” ise çoğu zaman mensubiyetin sınırları içinde çalışır. Böyle bir ortamda değerler evrenselliğini kaybeder ve araçsallaşır.

İşte bu nedenle Pierre Bourdieu’nün sembolik sermaye kavramı bugün her zamankinden daha anlamlıdır. Toplumlar zamanla ahlaki sermayeden çok sembolik sermayeye yatırım yapmaya başlar. İmaj, itibardan; görünürlük, güvenilirlikten; alkış ise liyakatten daha değerli hâle gelir.

Ancak sembolik sermaye üzerine kurulan güven, kırılgandır. Çünkü gerçek meşruiyet, algıyla değil; tutarlılıkla inşa edilir.

Sosyal medya çağında ise bu kırılganlık daha da belirginleşmektedir. Algoritmalar, düşünceyi değil etkileşimi ödüllendirir. Duygusal tepkiler, rasyonel analizlerden daha hızlı yayılır. Linç kültürü ile koşulsuz hayranlık arasında sıkışan kamusal alan, sağlıklı tartışma üretme kapasitesini giderek kaybeder.

Sonuç olarak toplum, eleştirel bireylerden oluşan bir kamusal yapı olmaktan çıkar; birbirini alkışlayan ya da birbirini hedef gösteren dijital kabilelere dönüşür.

Oysa medeniyetlerin gücü, herkesin aynı fikirde olmasından değil; farklı fikirlerin ortak ilkeler etrafında konuşabilmesinden doğar.

İbn Haldun, devletlerin ve toplumların çöküşünü açıklarken asabiyetin yozlaşmasına dikkat çeker. Ortak dayanışma duygusu yerini çıkar ilişkilerine bıraktığında, kurumlar içeriden çözülmeye başlar. Bugün benzer bir süreç, yalnızca siyasal yapılarda değil; sivil toplumdan medyaya, akademiden iş dünyasına kadar birçok alanda hissedilmektedir.

Asıl mesele tek tek bireylerin hataları değildir. İnsan hata yapar. Asıl mesele, toplumun hataya verdiği tepkidir. Eğer yanlış, kim tarafından yapıldığına göre farklı değerlendiriliyorsa; eğer eleştiri sadakatsizlik olarak görülüyorsa; eğer hesap sormak yerine kişileri koruma refleksi gelişiyorsa, sosyal çürüme artık istisna değil, kültür hâline gelmiştir.

Toplumları ayakta tutan şey kahramanlar değildir. Güçlü kurumlar, bağımsız vicdanlar ve ilkeler karşısında eşit kabul edilen bireylerdir. Çünkü hiçbir isim, hiçbir makam ve hiçbir popülerlik; hukukun, ahlakın ve toplumsal sorumluluğun üzerinde değildir.Çürüme sessiz ilerler. Önce değerler esner, sonra ilkeler unutulur, en sonunda ise yanlışlar normalleşir. İşte o zaman toplum, dışarıdan güçlü görünse bile içeriden çözülmeye başlamıştır.

Gerçek yeniden inşa ise tek bir soruyla başlar:

“Ben kimin yanında duruyorum?” değil, “Ben hangi ilkenin yanında duruyorum?”

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp
Picture of Mohammad Hasan Kabir
Mohammad Hasan Kabir

Stratejik iletişimden kamu diplomasisine, gençlik eğitiminden kültürel projelere uzanan çok yönlü bir vizyonla, 2014 yılından bu yana ulusal ve uluslararası düzeyde hizmet sunmaktadır.