“Toplumları yıkan şey, kötülüğün gücü değil; iyilerin sessizliğidir.”
İnsanlık tarihi yalnızca büyük savaşların, ihtilallerin ve devrimlerin tarihi değildir. Aynı zamanda sessiz kalınan haksızlıkların da tarihidir. Çünkü hiçbir baskıcı düzen, hiçbir adaletsiz yönetim ve hiçbir toplumsal çürüme bir gecede ortaya çıkmaz. Önce insanlar görür, sonra görmezden gelir, ardından alışır ve en sonunda sessizlik normalleşir. İşte toplumların gerçek kırılma noktası tam da burasıdır.
Haksızlık karşısında susmak, çoğu zaman tarafsızlık olarak sunulur. Oysa siyaset felsefesi ve sosyal psikoloji bize bunun tam tersini söyler. Sessizlik çoğu zaman nötr bir tavır değil, mevcut düzenin devamını kolaylaştıran pasif bir onaydır. Edmund Burke’e atfedilen meşhur söz bunu çarpıcı biçimde ifade eder: “Kötülüğün kazanması için gereken tek şey, iyi insanların hiçbir şey yapmamasıdır.” Sözün tam kaynağı tartışmalı olsa da taşıdığı düşünce, siyaset teorisinin temel uyarılarından biridir.
İnsanlar neden susar? Bu sorunun cevabı yalnızca korku değildir. Korku önemli bir etkendir; fakat tek açıklama değildir. İnsan bazen çıkarı için susar, bazen konforunu kaybetmemek için, bazen yalnız kalmaktan çekindiği için, bazen de “nasıl olsa hiçbir şey değişmez” düşüncesine teslim olduğu için… Sessizliğin birçok nedeni vardır; fakat sonuç çoğu zaman aynıdır: Haksızlık güçlenir.
Modern toplumların en büyük paradokslarından biri de budur. Tarih boyunca bilgiye hiç olmadığı kadar kolay ulaşan insan, hakikati savunma konusunda hiç olmadığı kadar isteksiz hâle gelebilmektedir. Sosyal medya platformlarında milyonlarca insan adaletsizlik görüntülerini izliyor; ancak izlemek ile sorumluluk almak arasında büyük bir fark bulunuyor. Dijital çağ, tanıklığı artırırken vicdanı aynı ölçüde güçlendirmedi. Tam tersine, sürekli maruz kalınan kriz görüntüleri zamanla duyarsızlaşmayı beraberinde getirdi.
Sosyal psikolog Solomon Asch, bireylerin çoğunluğa uyma eğilimini deneyleriyle ortaya koymuştu. İnsanlar, açıkça yanlış olduğunu bildikleri bir cevabı bile yalnız kalmamak adına doğru kabul edebiliyordu. Daha sonra Stanley Milgram’ın otorite deneyleri, sıradan bireylerin güçlü otorite karşısında kendi ahlâkî yargılarını nasıl ikinci plana atabildiğini gösterdi. Bu çalışmalar, sessizliğin yalnızca bireysel cesaret eksikliğiyle açıklanamayacağını; sosyal baskı, otorite ve aidiyet ihtiyacının da belirleyici olduğunu ortaya koydu.
Hannah Arendt ise totaliter rejimleri incelerken “kötülüğün sıradanlığı” kavramını geliştirdi. Ona göre büyük kötülükler çoğu zaman fanatik canavarlar tarafından değil; düşünmeyi bırakan, sorgulamayan ve görevini mekanik biçimde yerine getiren sıradan insanlar tarafından mümkün hâle gelir. Bu tespit, yalnızca geçmiş diktatörlükler için değil, günümüz toplumları için de önemli bir uyarıdır.
Sessizlik bulaşıcıdır. Bir toplumda insanlar konuşmadıkça, konuşanlar yalnızlaşır. Konuşanlar yalnızlaştıkça, yeni insanlar da susmayı tercih eder. Böylece korku, yalnızca bireysel bir duygu olmaktan çıkar; toplumsal bir kültüre dönüşür. Bir süre sonra insanlar doğruyu söylemekten değil, doğruyu söyleyenlerle aynı fotoğrafta görünmekten bile çekinir hâle gelir.
Sessizliğin en tehlikeli yanı ise zamanla ahlâkî bir alışkanlığa dönüşmesidir. İlk haksızlık vicdanı rahatsız eder. İkincisi daha az rahatsız eder. Üçüncüsü ise sıradanlaşır. İnsan zihni sürekli tekrar edilen olayları normal kabul etmeye başlar. İşte toplumsal çürüme tam da bu normalleşme sürecinde kök salar.
İbn Haldun, devletlerin yükseliş ve çöküşünü incelerken asabiyetin, adaletin ve ortak sorumluluk duygusunun önemine dikkat çeker. Ona göre bir toplum, yalnızca ekonomik zayıflık nedeniyle değil; ortak değerlerini kaybettiğinde çözülmeye başlar. Sessizlik de bu çözülmenin en görünmez belirtilerinden biridir. Çünkü ortak vicdan sustuğunda, ortak gelecek de zayıflar.
Bugün birçok insan haksızlık karşısında konuşmamasını “bana dokunmuyor” diyerek açıklıyor. Oysa tarih, hiçbir haksızlığın yalnızca mağduruyla sınırlı kalmadığını defalarca göstermiştir. Bugün başkasının hakkı ihlal edilirken sessiz kalan toplumlar, yarın kendi haklarını savunacak kimseyi bulamayabilir. Adalet, yalnızca mahkemelerin konusu değildir; aynı zamanda toplumun ortak refleksidir.
Demokrasi de bu nedenle yalnızca seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi, vatandaşın gerektiğinde itiraz edebilmesi, eleştirebilmesi ve korkmadan konuşabilmesidir. Eğer insanlar fikirlerini açıklamaktan çekiniyorsa, yalnızca bireysel özgürlük değil; kamusal hayatın kalitesi de zarar görür. Sessiz toplumlar, zamanla katılımcı toplum olma özelliğini kaybeder.
Elbette her konuda yüksek sesle konuşmak çözüm değildir. Sorumlu bir toplum; bilgiye dayalı, ilkeli ve yapıcı eleştiriyi öne çıkarır. Ancak eleştirinin tamamen ortadan kalktığı bir yerde gelişme de durur. Çünkü hiçbir kurum, hiçbir lider ve hiçbir sistem eleştiriden muaf değildir. Eleştiri, demokrasinin düşmanı değil; en önemli güvencelerinden biridir.
Belki de asıl soru şudur: İnsanlar neden konuşmuyor, yoksa neden konuşabileceklerine artık inanmıyor? Umutsuzluk, sessizliğin en güçlü müttefikidir. “Nasıl olsa değişmez.” düşüncesi yaygınlaştığında toplumsal irade zayıflar. Oysa tarihteki büyük dönüşümlerin çoğu, başlangıçta az sayıda insanın cesaretle dile getirdiği itirazlarla başlamıştır.
Sonuç olarak sessizlik, yalnızca bireysel bir tercih değildir; toplumsal geleceği şekillendiren bir davranıştır. Haksızlık karşısında susan her birey, farkında olmadan o düzenin ömrünü biraz daha uzatabilir. Buna karşılık ilkeli, sorumlu ve bilgiye dayalı bir ses, tek başına bile toplumsal dönüşümün başlangıcı olabilir.
Çünkü toplumlar, yalnızca kötülük büyüdüğü için değil; iyilik konuşmayı bıraktığı için de çöker.
Biz gerçekten konuşamıyor muyuz, yoksa sessiz kalmayı mı tercih ediyoruz?
