“Bir insanın yanında olmak kolaydır; asıl mesele, ondan hiçbir şey beklemediğiniz hâlde yanında kalabilmektir.”

İnsan ilişkileri, insanlık tarihi kadar eski bir mesele. Sevgi, dostluk, dayanışma, güven ve vefa… Bütün bunlar insanı insan yapan değerlerin başında geliyor. Fakat modern hayatın hızlandığı, rekabetin arttığı ve bireyselliğin giderek güçlendiği bir dönemde ilişkilerimizin niteliği de değişiyor. Artık birçok ilişki, görünürde samimiyet taşısa da arka planda karşılıklı beklentiler üzerine kuruluyor. İnsanlar birbirlerine ne hissettiklerinden çok, birbirlerinden ne elde edebileceklerini sormaya başladığında ise ilişkiler yavaş yavaş duygudan çıkar ilişkisine dönüşüyor.
İLİŞKİLER NE ZAMAN HESABA DÖNÜŞTÜ?
Bir insanla tanıştığımızda artık yalnızca “Nasıl bir insan?” diye düşünmüyoruz. Bazen farkında bile olmadan “Bana ne katabilir?”, “Kimleri tanıyor?”, “Bana hangi kapıları açabilir?” diye de düşünüyoruz. Dostluklar, iş ilişkileri, sosyal çevreler ve hatta kimi zaman gönül bağları bile görünmez bir hesap cetveline dönüşebiliyor.
Bu durum, insanın yalnızca maddi çıkar peşinde olduğu anlamına gelmiyor. Menfaat her zaman para veya makam değildir. Bazen ilgi görmek, bir çevreye dâhil olmak, yalnız kalmamak, sosyal statü kazanmak ya da zor zamanda destek bulmak da ilişkinin temel motivasyonu hâline gelebilir. Sorun, karşılıklı faydanın varlığı değil; faydanın ilişkinin tek ölçüsü hâline gelmesidir.
SEVGİ Mİ, FAYDA MI?
Gerçek sevgi, karşılığını garanti altına almadan verebilmektir. İnsan sevdiği birinin yanında yalnızca kendisine iyi geldiği için değil, onun varlığını değerli bulduğu için durur. Çıkar merkezli ilişkide ise bağın gücü, sağlanan faydaya bağlıdır. Fayda ortadan kalktığında ilişki de zayıflar.
Bu yüzden bazı insanların hayatımızdan nasıl bir anda çıktığını anlamakta zorlanırız. Oysa belki de onlar hayatımızdan çıkmamıştır; yalnızca kendileri açısından artık bir anlam taşımayan bir ilişkiden çekilmişlerdir. Biz bunu terk edilmek olarak görürüz, onlar ise hesap kapatmak olarak.
İNSANLARI DEĞİL, KONUMLARINI SEVMEK
Çağımızın en dikkat çekici problemlerinden biri de insanlarla sahip oldukları konumları birbirinden ayıramamamızdır. Güçlü, zengin, tanınmış veya etkili bir insanın etrafında kalabalıkların oluşması şaşırtıcı değildir. Asıl sınav, o insanın gücü azaldığında başlar.
Bir makam kaybedildiğinde telefonların susması, bir insanın imkânları azaldığında çevresinin daralması, başarı sona erdiğinde alkışların kesilmesi bize önemli bir gerçeği gösterir: Bazen insanı değil, onun temsil ettiği imkânı sevmişizdir.
Gerçek dostluk ise insanın sahip olduklarıyla değil, kim olduğu ile ilgilenir. Çünkü makam geçicidir, para değişkendir, şöhret kaybolabilir. Fakat karakter, bütün bunlardan bağımsız olarak insanın kendisinde taşıdığı değerdir.
ÇIKARIN OLDUĞU YERDE GÜVEN NE KADAR MÜMKÜN?
Güven, bir ilişkinin en değerli sermayesidir. Fakat herkesin karşısındaki insanın niyetini sorguladığı bir toplumda güven inşa etmek giderek zorlaşır. Çünkü insan, kendisine yaklaşan kişinin gerçekten kendisini mi yoksa sahip olduklarını mı önemsediğini bilemez hâle gelir.
Bu belirsizlik zamanla insanı korumacı yapar. Daha az inanır, daha az paylaşır, daha az bağlanır. Her davranışın arkasında bir hesap aramaya başladığında ise insan yalnızca başkalarına olan güvenini değil, ilişkilerin doğallığını da kaybeder.
Bir noktadan sonra herkes birbirine karşı nazik ama kimse gerçekten yakın değildir. Herkes iletişim hâlindedir ama çok az insan birbirine gerçekten ulaşabilir.
MENFAAT İLİŞKİLERİ NEDEN BU KADAR KOLAY KURULUYOR?
Çünkü menfaat, kısa vadede oldukça kullanışlıdır. Bir ilişkinin karşılıklı çıkar üzerine kurulması, taraflara net bir beklenti sunar. “Sen bana bunu sağla, ben de sana şunu sağlayayım.” Bu sistemin kuralları bellidir. Fakat insan ilişkileri yalnızca fayda üzerine kurulamayacak kadar derindir.
İnsan bazen hiçbir karşılık beklemeden yardım etmek ister. Bazen bir dostunun yanında yalnızca onun zor gününde yalnız kalmaması için durur. Bazen bir insanın başarısından kendisine hiçbir şey düşmediği hâlde gerçekten mutlu olur. İşte insanlığın en güzel tarafı tam da burada ortaya çıkar: Karşılıksız iyilik yapabilme kapasitesinde.
Eğer her davranışımızın karşılığını hesaplamaya başlarsak, iyilik bile ticari bir sözleşmeye dönüşür.
HER İLİŞKİDE KARŞILIKLILIK KÖTÜ MÜDÜR?
Elbette değildir. Sağlıklı ilişkilerde karşılıklılık vardır. İnsanlar birbirlerini destekler, birbirlerinin hayatına katkıda bulunur ve gerektiğinde birbirlerinden yardım ister. Sorun karşılıklılığın kendisi değil, ilişkinin yalnızca karşılıklılığa indirgenmesidir.
Bir dostumuzun bize yardım etmesi elbette değerlidir. Fakat dostluğun değeri, onun bize kaç kez yardım ettiğini hesaplamakla ölçülmez. Sevginin de bir bilançosu yoktur. Vefanın da.
İlişkileri sürekli “Ben onun için ne yaptım, o benim için ne yaptı?” hesabıyla değerlendirdiğimizde, insani bağların en önemli tarafını gözden kaçırırız: Bazı şeyler hesaplanamaz.
GERÇEK DOSTLUK ÇIKARIN BİTTİĞİ YERDE BAŞLAR
Bir insanın gerçek değerini, onun size fayda sağladığı dönemde değil; size hiçbir fayda sağlayamadığı dönemde anlayabilirsiniz. Çünkü çıkarın olmadığı yerde kalan insan, ilişkiyi bir kazanç kapısı olarak görmüyordur.
Gerçek dostluk, insanın düştüğü zaman yanında kalabilmektir. Başarısız olduğunda küçümsememek, güçsüz olduğunda terk etmemek, yanlış yaptığında sırf kaybetmemek için susmamak ve ihtiyaç duyduğunda yanında olabilmektir.
Gerçek bağlılık, insanın iyi günlerine ortak olmak kadar kötü günlerine de şahitlik edebilmektir.
MENFAAT ÇAĞINDA İNSAN KALABİLMEK
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Biz insanları gerçekten oldukları için mi seviyoruz, yoksa hayatımıza kattıkları değer için mi?
Bize hiçbir kapı açmayan, hiçbir makam kazandırmayan, hiçbir avantaj sağlamayan insanlarla da aynı samimiyetle ilişki kurabiliyor muyuz? Bir insanın başarısı sona erdiğinde ona olan saygımız devam ediyor mu? Bir dostumuz artık bize ihtiyaç duyduğunda değil, bizim ona ihtiyaç duyduğumuzda da yanımızda mı?
Bunların cevapları, aslında nasıl bir toplum hâline geldiğimizi gösteriyor.
Çünkü toplumları yalnızca ekonomik sistemler, siyasi kurumlar veya teknolojik gelişmeler şekillendirmez. İnsanların birbirlerine hangi gözle baktığı da bir toplumun karakterini belirler. Eğer birbirimizi yalnızca fayda üzerinden değerlendirmeye başlarsak, güven zayıflar; güven zayıfladığında dostluk azalır; dostluk azaldığında insan yalnızlaşır. Yalnızlaşan insan ise daha fazla korunmaya, daha fazla kazanmaya ve daha fazla sahip olmaya çalışır. Böylece başlangıçta küçük görünen menfaat anlayışı, zamanla bütün toplumsal ilişkilerin diline dönüşür.
KAYBETTİĞİMİZ ŞEY
Menfaatin hâkim olduğu bir dünyada en büyük kayıp para veya imkân değildir. Asıl kayıp, karşılık beklemeden bağ kurabilme yeteneğimizdir.
Çünkü insanı insan yapan şey, yalnızca ne kazandığı değil; hiçbir şey kazanmayacağını bildiği hâlde ne verebildiğidir.
Belki de modern insanın yeniden öğrenmesi gereken şey budur: Her ilişki bir anlaşma değildir. Her iyiliğin bir karşılığı olmak zorunda değildir. Her dostluğun bir fayda üretmesi gerekmez. Bazı insanlar hayatımıza bize bir şey kazandırmak için değil, hayatımızı anlamlı kılmak için girer.
Ve belki de gerçek zenginlik, çevremizde kaç kişinin bulunduğu değil; hiçbir çıkar hesabı yapmadan yanımızda kalabilecek kaç insanın olduğu kadar, bizim kaç insanın yanında böyle kalabildiğimizdir.
Çünkü menfaat insanları birbirine yaklaştırabilir; ama yalnızca samimiyet, güven ve sevgi onları birbirine bağlayabilir.
