Bazen bir anlaşmayı yalnızca imzalandığı günün şartlarıyla okumak, tarihin asıl söylediğini kaçırmamıza neden olur. Çünkü bazı anlaşmalar yalnızca iki veya daha fazla devlet arasında imzalanan diplomatik metinler değildir. Bazı anlaşmalar, uzun süredir biriken jeopolitik arayışların, güvenlik kaygılarının, ekonomik çıkarların ve siyasi hesapların aynı noktada buluştuğunu gösterir. 7 Ağustos 2026’da Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasını da ben böyle okuyorum.
Mekke-i Mükerreme’de gerçekleştirilen Ortak Savunma Zirvesi ve ardından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkenin güvenlik ilişkilerinde yeni bir sayfa açıyor. Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü ise son derece açık: Üç devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırı, üçüne yönelik saldırı olarak kabul edilecek. Başka bir ifadeyle Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan, güvenliklerinin belirli bir bölümünü artık birbirleriyle doğrudan ilişkilendirmiş bulunuyor.
Bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca “yeni bir savunma anlaşması” şeklinde değerlendirmek bana göre eksik kalır. Asıl mesele, üç ülkenin birbirlerinin güvenliğini artık ortak bir stratejik mesele olarak görmeye başlamasıdır. Daha da önemlisi, bu gelişmenin bir anda ortaya çıkmadığını anlamaktır. Suudi Arabistan ile Pakistan arasında daha önce imzalanmış karşılıklı savunma anlaşması, Türkiye, Riyad ve İslamabad arasında aylardır sürdürülen temaslar ve Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır arasında gelişen daha geniş diplomatik güvenlik trafiği, bugün Mekke’de gördüğümüz tablonun altyapısını oluşturuyordu.
Ben uzun zamandır bölgesel ittifakların bu coğrafyanın ilacı olduğunu savunuyorum. Ortadoğu’nun, Güney Asya’nın ve genel anlamda İslam dünyasının güvenlik sorunlarının tamamını başka başkentlerin çözmesini beklemenin sürdürülebilir olmadığını düşünüyorum. Washington, Moskova, Pekin veya başka bir küresel güç elbette bölgedeki dengelerde etkili olabilir. Fakat bir bölgenin güvenliği konusunda asıl sorumluluğu o bölgenin devletleri üstlenmediği sürece kalıcı bir güvenlik mimarisi oluşturmak mümkün değildir.
Bu nedenle yıllardır savunduğum “bölgesel sorunlara bölgesel çözümler” anlayışının bugün Mekke’de somut bir karşılık bulduğunu düşünüyorum. Bu anlaşmayı önemli kılan şey, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın bütün meselelerde aynı düşündüğünü göstermesi değildir. Zaten gerçek hayatta böyle bir ittifakın oluşması da mümkün değildir. Üç devletin farklı dış politika öncelikleri, farklı ekonomik ihtiyaçları, farklı uluslararası ilişkileri ve farklı güvenlik tehditleri bulunuyor. Buna rağmen ortak bir güvenlik alanı oluşturabilecek kadar ortak çıkarlarının bulunduğunu görmeleri önemlidir.
Burada üç ülkenin sahip olduğu güç unsurlarının birbirinden farklı olması özellikle dikkat çekicidir. Türkiye’nin üretimden gelen güçlü ve giderek küreselleşen bir savunma sanayii kapasitesi var. Türk Silahlı Kuvvetlerinin farklı coğrafyalarda kazanmış olduğu ciddi bir operasyonel tecrübe bulunuyor. Türkiye aynı zamanda NATO üyesi olmasının getirdiği kurumsal ve askerî birikime sahip. Pakistan’ın güçlü bir ordusu, nükleer caydırıcılığı ve Güney Asya’da stratejik ağırlığı bulunuyor. Suudi Arabistan ise çok büyük bir ekonomik ve finansal kapasiteye, enerji kaynaklarına, Körfez’de kritik bir jeopolitik konuma ve İslam dünyasında kendisine özgü bir diplomatik ve manevi ağırlığa sahip.
Bu güçlerin tek tek ne ifade ettiğinden ziyade aynı stratejik hedef doğrultusunda bir araya getirildiğinde ne ortaya çıkarabileceğini düşünmek gerekiyor. Türkiye’nin savunma sanayii, Pakistan’ın stratejik kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın finansal gücü birbirini tamamlayabilecek nitelikte. Eğer bu potansiyel ortak üretim, teknoloji transferi, savunma yatırımları, istihbarat paylaşımı, askerî eğitim, ortak tatbikatlar, hava savunması, elektronik harp, siber güvenlik ve deniz güvenliği gibi alanlarda somut mekanizmalara dönüştürülebilirse, bugün imzalanan anlaşma kâğıt üzerinde kalan bir diplomatik metin olmaktan çıkar.
Bir savunma anlaşması imzalamak başka, gerçek anlamda ortak bir güvenlik ekosistemi kurmak başka şeydir. Tarih, çok sayıda savunma anlaşmasının imzalandığını ama bunların büyük bölümünün zaman içerisinde etkisiz kaldığını gösteriyor. Mekke Anlaşması’nın gerçek başarısı da bundan sonra ölçülecek. Ortak tatbikatlar yapılabilecek mi? Savunma sanayiinde ortak üretim tesisleri kurulabilecek mi? İstihbarat paylaşımı kurumsallaşabilecek mi? Siber güvenlikte ortak kapasite oluşturulabilecek mi? Hava ve füze savunma sistemleri arasında daha güçlü bir koordinasyon sağlanabilecek mi? Askerî eğitim ve doktrin alanlarında birlikte çalışılabilecek mi? Üç ülkenin enerji ve ticaret yollarının güvenliği konusunda ortak mekanizmalar geliştirilebilecek mi?
Eğer bunlar yapılabilirse, Mekke Anlaşması gerçekten tarihî bir dönüm noktasına dönüşebilir.
Fakat burada bir başka önemli noktaya da dikkat etmek gerekiyor. Bu anlaşmayı hemen “İslam NATO’su kuruldu” şeklinde yorumlamak bana göre doğru olmaz. Türkiye NATO üyesidir. Suudi Arabistan’ın Amerika Birleşik Devletleri ile çok güçlü güvenlik ilişkileri vardır. Pakistan’ın da farklı küresel aktörlerle mevcut stratejik ilişkileri bulunmaktadır. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nı bir gecede ortaya çıkmış, bütün mevcut ittifakları ortadan kaldıran yeni bir blok olarak değerlendirmek gerçekçi değildir.
Ancak bu durum anlaşmanın önemini azaltmaz. Tam tersine, yeni güvenlik mimarisinin nasıl oluşabileceğini anlamamıza yardımcı olur. Bölgesel güçlerin kendi güvenliklerinde daha fazla sorumluluk üstlenmesi, mevcut küresel ittifakların mutlaka terk edilmesi anlamına gelmez. Bir devlet aynı anda farklı güvenlik, ekonomik ve diplomatik platformların içerisinde bulunabilir. Türkiye’nin NATO üyeliği ile bölgesel ortaklıklar geliştirmesi arasında zorunlu bir çelişki yoktur.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nı “Amerika artık bölgede yok” şeklinde okumak da yanlış olur. ABD’nin bölgesel güvenlik mimarisindeki rolü hâlâ son derece güçlüdür. Hatta Washington’ın uzun süredir müttefiklerinden ve ortaklarından bölgesel güvenlik konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmelerini istemesi düşünüldüğünde, bölge ülkelerinin daha fazla yük paylaşması Amerikan stratejisiyle belirli ölçülerde uyumlu bile olabilir.
Fakat bunun yanında çok daha önemli bir gelişme yaşanıyor: Bölge devletleri artık kendi güvenlikleri hakkında daha fazla söz sahibi olmak istiyor.
Bence meselenin özü tam olarak burada.
Daha önce kaleme aldığım “Sessiz Toplum: İnsanlar Neden Haksızlık Karşısında Susar?” başlıklı yazımda, insanların karşılaştıkları haksızlıklar karşısında neden sessiz kaldıklarını sorgulamıştım. Korku, konfor, alışkanlık, sorumluluktan kaçma ve zaman içerisinde sessizliğin normalleşmesi gibi unsurların insanları edilgenleştirebildiğine dikkat çekmiştim.
Bugün aynı soruyu devletler açısından sormak mümkün.
Devletler de kendi güvenliklerini başkalarının iradesine bırakabilir mi?
Elbette bırakabilir.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Fakat bir devletin güvenliğini sürekli olarak başka aktörlerin kararlarına bırakması ile kendi güvenlik kapasitesini oluşturması arasında büyük bir fark vardır. Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın benim açımdan en önemli taraflarından biri, üç ülkenin “bizim güvenliğimiz bizim ortak meselemizdir” anlayışına yaklaşmasıdır.
Bu, sessizlikten stratejik iradeye geçiştir.
Çünkü dünya artık eski dünya değil.
Hürmüz Boğazı’nda yaşanan krizler, Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları, Babülmendep’in stratejik önemi, enerji hatlarının kırılganlığı, Gazze savaşı, İran-İsrail gerilimi, Yemen’deki gelişmeler ve büyük güçlerin bölgesel rekabeti, güvenlik kavramını klasik anlamının çok ötesine taşıdı.
Bugün bir ülkenin güvenliğini yalnızca sınırındaki asker sayısıyla ölçmek mümkün değil.
Enerji altyapısını koruyabiliyor musunuz?
Limanlarınızı koruyabiliyor musunuz?
Ticaret yollarınız güvenli mi?
Deniz ulaşımınızı güvence altına alabiliyor musunuz?
Siber saldırılara karşı dayanıklı mısınız?
Enerji kaynaklarınızın dünyaya ulaşmasını sağlayabiliyor musunuz?
Kriz anında ekonomik sisteminiz ayakta kalabiliyor mu?
İşte modern güvenlik artık bütün bunların toplamıdır.
Bu nedenle savunma ile ekonomi, enerji ile diplomasi, ticaret ile güvenlik birbirinden ayrılmaz hale gelmiştir.
Tam da burada Türkiye’nin önemi daha da büyüyor.
Türkiye yalnızca askerî kapasitesi nedeniyle önemli bir ülke değil. Türkiye aynı zamanda enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve kıtalar arası ulaşım güzergâhlarının kesiştiği bir ülke. Karadeniz ile Akdeniz arasında, Avrupa ile Asya arasında, Kafkasya ile Ortadoğu arasında ve Orta Koridor ile Avrupa arasında stratejik bir konuma sahip.
Kerkük petrollerinden Ceyhan’a, Körfez’den Akdeniz’e, Orta Koridor’dan Kalkınma Yolu’na kadar uzanan bütün bu güzergâhlar aslında aynı büyük jeopolitik resmin parçalarıdır.
Ceyhan’ın yalnızca bir enerji terminali değil, petrol ve petrol ürünlerinin depolandığı, ticaretinin yapıldığı ve fiyatlandığı büyük bir enerji merkezine dönüştürülmesi hedefi de bu nedenle yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Enerji merkezinin güvenliği de gerekir. Enerji yollarının güvenliği gerekir. Limanların güvenliği gerekir. Ticaret koridorlarının güvenliği gerekir.
Güvenlik olmadan enerji koridoru olmaz.
Enerji olmadan ekonomik güç olmaz.
Ekonomik güç olmadan stratejik bağımsızlık olmaz.
Bu üçlü savunma anlaşmasının gelecekte ekonomik ve enerji boyutuyla da değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye’nin Avrupa’ya açılan kapı olması, Pakistan’ın Güney Asya’daki konumu ve Suudi Arabistan’ın Körfez ile Arap dünyasındaki merkezi rolü, güvenlik iş birliğinin ekonomik iş birliğine dönüşmesi halinde çok daha büyük sonuçlar doğurabilir.
Burada Türkiye’nin savunma sanayii ayrıca büyük bir avantajdır.
Türkiye artık sadece savunma ürünü satan bir ülke değil. Ortak üretim, teknoloji geliştirme, eğitim, bakım, lojistik ve uzun vadeli savunma ekosistemleri oluşturabilecek bir kapasiteye ulaşıyor. Mekke Anlaşması bu açıdan Türkiye için yalnızca yeni pazarlar değil, yeni stratejik ortaklıklar anlamına da gelebilir.
Pakistan ile ortak üretim, Suudi Arabistan ile teknoloji ve üretim yatırımları, üç ülkenin birlikte geliştirebileceği hava savunma sistemleri, insansız sistemler, elektronik harp, siber güvenlik ve deniz platformları gibi projeler, önümüzdeki dönemde çok daha fazla konuşulabilir.
Çünkü silah satmak ile savunma ekosistemi kurmak arasında büyük fark vardır.
Silah satarsınız.
Ama ekosistem kurarsanız güç üretirsiniz.
Pakistan açısından bakıldığında ise mesele başka bir boyut kazanıyor. Pakistan nükleer güç sahibi bir ülke. Bu gerçek, üçlü ittifakın stratejik ağırlığını artıran unsurlardan biri. Ancak burada özellikle dikkatli olmak gerekiyor. Mekke Anlaşması nükleer silah transferi veya nükleer teknoloji paylaşımı öngörmüyor. Dolayısıyla anlaşmanın doğrudan “Pakistan’ın nükleer şemsiyesi Türkiye ve Suudi Arabistan’a geçti” şeklinde yorumlanması doğru olmaz.
Fakat Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı, Türkiye’nin konvansiyonel ve teknolojik kapasitesi ve Suudi Arabistan’ın ekonomik gücünün aynı stratejik denklem içerisinde bulunması bile başlı başına önemli bir gelişmedir.
Çünkü güç yalnızca nükleer silah değildir.
Güç; teknoloji, ekonomi, askerî kapasite, diplomasi, coğrafya, insan kaynağı ve siyasi iradenin birleşimidir.
Bu noktada İsrail meselesi de doğal olarak gündeme geliyor.
İsrail’in bölgedeki askerî üstünlüğü ve nükleer kapasitesine ilişkin tartışmalar uzun yıllardır devam ediyor. Bölgedeki güvenlik dengesizliği de uzun zamandır Ortadoğu’nun temel problemlerinden biri.
Fakat çözümün yeni bir nükleer silahlanma yarışına dönüşmesini istememek gerekir.
Asıl ihtiyaç caydırıcılık ve dengedir.
Çünkü bir tarafın sürekli saldırabileceği, diğer tarafın ise yalnızca saldırıya uğradığında tepki verebildiği bir düzen kalıcı barış üretemez.
Barışın korunabilmesi için saldırının maliyetinin yükselmesi ve diplomasinin önünün açık kalması gerekir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın uzun vadede bölgedeki hesapları değiştirebilecek bir caydırıcılık mekanizmasına dönüşmesi mümkündür.
İran konusunda da aynı şekilde soğukkanlı düşünmek gerekiyor.
İran’ın böyle bir gelişmeden rahatsız olması ihtimal dahilindedir. Ancak Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan iş birliğini mezhep ekseninde değerlendirmek son derece yanlış olur.
Bu bir “Sünni blok” projesi haline getirilmemelidir.
Çünkü mesele mezhep değildir.
Mesele devletlerin egemenliği, toprak bütünlüğü, sınır güvenliği, enerji güvenliği, ekonomik istikrar ve karşılıklı savunmadır.
İran dahil olmak üzere bölgedeki bütün devletlerin güvenliği önemlidir. Fakat hiçbir devletin vekil güçler üzerinden başka devletlerin güvenliğini tehdit etmesi veya yeni bölgesel güvenlik mekanizmalarını sabote etmesi de kabul edilemez.
İran’ın gelecekte böyle bir bölgesel güvenlik mimarisine dahil edilip edilmeyeceği ise bugün verilmesi gereken bir karar değildir. Öncelikle Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan kendi aralarında güven oluşturmalı, mekanizmalarını işletmeli ve ortak kapasite üretmelidir.
Sonrasında genişleme konuşulabilir.
Ve burada Mısır benim açımdan özellikle önemlidir.
Ben uzun zamandır ilk etapta Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın böyle bir bölgesel güvenlik yapılanmasının içerisinde olması gerektiğini düşünüyorum. Mısır’ın dahil olması, bu yapının Doğu Akdeniz, Kızıldeniz, Süveyş Kanalı ve Afrika boyutunu güçlendirecektir.
Daha sonraki aşamada Endonezya, Bangladeş, Malezya, Katar, Ürdün ve başka ülkeler farklı seviyelerde bu ekonomik ve güvenlik mimarisine dahil olabilir.
Ancak burada acele etmemek gerekiyor.
Önce derinlik, sonra genişlik.
Çünkü çok sayıda ülkenin aynı fotoğraf karesinde bulunması ittifak değildir.
İttifak; ortak kurumlar, ortak tatbikatlar, ortak üretim, istihbarat paylaşımı, ortak stratejik hedefler ve kriz anında birlikte hareket edebilme kapasitesidir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın bundan sonraki aşaması imzadan çok daha önemlidir.
Asıl sınav şimdi başlıyor.
Üç ülke ortak askerî tatbikat yapabilecek mi?
Savunma sanayiinde ortak projeler geliştirebilecek mi?
Ortak istihbarat mekanizmaları kurulabilecek mi?
Deniz güvenliği konusunda birlikte hareket edebilecek mi?
Enerji koridorlarını birlikte koruyabilecek mi?
Siber tehditlere karşı ortak kapasite oluşturabilecek mi?
Bütün bunlara “evet” denilebildiği gün, Mekke Anlaşması gerçekten tarihî bir anlaşma olacaktır.
Burada Türkiye-Suudi Arabistan ilişkilerinin geçmişinden de önemli bir ders çıkarabiliriz.
Bir dönem iki ülke arasındaki ilişkiler kötü olduğunda bazı gazeteciler ve akademisyenler ilişkilerin geleceği hakkında kesin hükümler verdiler. Bugün ise aynı iki ülke Pakistan ile birlikte Mekke’de ortak savunma anlaşmasına imza atıyor.
Diplomasi tam olarak budur.
Devletler birbirlerine küsebilir.
Devletler arasında krizler yaşanabilir.
Devletlerin liderleri değişebilir.
Bölgesel dengeler değişebilir.
Fakat devletlerin çıkarları ve güvenlik ihtiyaçları devam eder.
Bu nedenle diplomasi kapısı hiçbir zaman gerçekten kapanmaz.
Kapalı görünse bile açıktır.
Yeter ki devlet aklı, duygusal tepkilerin önüne geçsin.
Mekke’deki fotoğrafın bize verdiği derslerden biri de budur.
Dün sorun yaşadığınız bir ülkeyle bugün stratejik ortaklık kurabilirsiniz.
Uluslararası ilişkiler kişisel dostluk veya düşmanlıklarla değil, uzun vadeli devlet çıkarlarıyla yürütülür.
Mekke’nin kendisi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir sembol.
Anlaşma Washington’da, Londra’da veya Brüksel’de değil; Mekke’de imzalandı.
Üç ülkenin ortak açıklamasında tarihî bağlara, kardeşliğe ve İslami dayanışmaya vurgu yapılması da bu sembolizmi güçlendiriyor.
Fakat Mekke’nin manevi anlamının ötesinde, anlaşmanın pratik sonuçlarının ortaya çıkması gerekiyor.
Çünkü semboller önemlidir ama devletler tarih yazarken kurumlara ihtiyaç duyar.
Mekke’nin ruhu, ancak ortak kurumlara dönüşürse kalıcı hale gelebilir.
Tam da bu nedenle “İslam NATO’su” kavramını artık slogan olarak değil, üzerinde düşünülmesi gereken stratejik bir fikir olarak görüyorum.
Bugün İslam NATO’su kurulmuş değildir.
Belki yarın da kurulmayacaktır.
Ama ilk defa bu fikir, tamamen romantik bir hayal olmaktan çıkıp gerçek jeopolitik gelişmeler üzerinden tartışılabilecek bir zemine kavuşmaktadır.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’dan başlayan bu yapı, doğru yönetilirse Mısır’a, oradan daha geniş bir İslam dünyasına uzanan farklı seviyelerde bir güvenlik ve ekonomik iş birliği mimarisine dönüşebilir.
Fakat bunun bir “Batı karşıtı blok” veya “başka devletlere karşı kurulmuş bir cephe” haline gelmemesi gerekir.
Amerika’ya karşı olmak için değil.
Çin’e karşı olmak için değil.
Rusya’ya karşı olmak için değil.
İran’a karşı olmak için değil.
İsrail’e karşı olmak için değil.
Kendi güvenliğini kurmak için.
Kendi ekonomik geleceğini güçlendirmek için.
Kendi enerji yollarını korumak için.
Kendi teknolojisini üretmek için.
Kendi bölgesel sorunlarına kendi çözümlerini geliştirmek için.
Çünkü yalnızca bir düşmana karşı kurulan ittifakların ömrü, düşmanın varlığı kadardır.
Fakat ortak refah, ortak güvenlik, ortak üretim, ortak ticaret ve ortak gelecek üzerinden kurulan ittifaklar çok daha kalıcı olabilir.
Tam burada yeniden “Sessiz Toplum” meselesine dönmek istiyorum.
Bireyler haksızlık karşısında sustuklarında zamanla sessizliği normalleştirirler.
Devletler kendi güvenlikleri konusunda sürekli başkalarının kararlarını beklediklerinde de benzer bir bağımlılık ortaya çıkabilir.
Bu nedenle bölgesel güvenlik mekanizmalarının kurulması yalnızca askerî bir mesele değildir.
Bu aynı zamanda stratejik irade meselesidir.
Bir ülkenin kendi geleceği hakkında söz söyleyebilmesi meselesidir.
Kendi güvenliği için sorumluluk alabilmesi meselesidir.Kendi bölgesinde yalnızca olayları izleyen değil, olayların şekillenmesinde rol alan bir aktör haline gelmesi meselesidir.
İttifak da her zaman savaş hazırlığı değildir.
Bazen ittifak, savaş çıkmasını engellemenin en güçlü aracıdır.
Çünkü gerçek caydırıcılık, savaşı başlatmak değil; karşı tarafın savaşı başlatmayı göze alamayacağı bir denge kurmaktır.
Mekke Anlaşması’nın gelecekteki en önemli sınavı da budur.
Bu anlaşma savaşa mı hizmet edecek?
Yoksa savaşı önleyecek bir caydırıcılık mekanizmasına mı dönüşecek?
Bunu bundan sonraki siyasi irade belirleyecek.
Fakat bugünden söyleyebileceğimiz bir şey var.
Mekke’de üç ülke yalnızca bir savunma anlaşması imzalamadı.
Bir ihtimali masaya koydu.
Türkiye’nin savunma sanayii…
Pakistan’ın stratejik kapasitesi…
Suudi Arabistan’ın ekonomik gücü…
Türkiye’nin enerji ve ticaret yollarındaki merkezi konumu…
Pakistan’ın Güney Asya’daki stratejik ağırlığı…
Suudi Arabistan’ın Körfez ve İslam dünyasındaki konumu…
Ve bütün bunların ortak bir güvenlik anlayışı içerisinde buluşması…
Bunların hepsi doğru siyasi irade ve doğru kurumsal mekanizmalarla birleşirse, ortaya yalnızca üçlü bir savunma anlaşması çıkmayabilir.
Yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin temelleri atılabilir.
Belki bugün buna “İslam NATO’su” demek erken.
Ama artık şu soruyu sormak hiç de erken değil:
İslam dünyası kendi güvenliğini, kendi iradesiyle kurabilir mi?
Benim cevabım belli:
Neden olmasın?
Yeter ki birbirimizle yarışmak yerine ortak çıkarlarımızı görebilelim.
Yeter ki tarihî kırgınlıkları geleceğin önüne koymayalım.
Yeter ki mezhep farklılıklarını stratejik aklın önüne geçirmeyelim.
Yeter ki günlük siyasetin dar hesaplarından çıkıp devlet aklıyla hareket edelim.
Yeter ki ortak güvenliği ortak sorumluluk olarak görelim.
Çünkü güçlü bir bölge, sürekli savaşan devletlerin bölgesi değildir.
Güçlü bir bölge; birbirini savunabilen, birbirine güvenebilen, birlikte üretebilen, enerji ve ticaret yollarını koruyabilen, teknoloji geliştirebilen ve kendi geleceği hakkında karar verebilen devletlerin bölgesidir.
Belki de 7 Ağustos 2026’nın asıl anlamı burada yatıyor.
Mekke’de atılan imza, yalnızca üç devletin savunma alanındaki iş birliğini kayıt altına alan bir belge olarak kalabilir.
Ya da doğru siyasi iradeyle, doğru kurumlarla ve doğru stratejiyle çok daha büyük bir dönüşümün ilk adımı olabilir.
Tarih bize bazen büyük değişimlerin savaş meydanlarında değil, aynı masaya oturmayı başaran devletlerin attığı imzalarla başladığını gösteriyor.
Bugün Mekke’de böyle bir imza atıldı.
Şimdi mesele, o imzanın arkasındaki iradenin ne kadar güçlü ve sürdürülebilir olduğudur.
Mekke Anlaşması bir sonuç değil, bir başlangıçtır.
Ve benim temennim çok açık:
Bu sadece başlangıç olsun.
Mekke’den başlayan bu güvenlik iş birliği; savunma sanayiine, teknolojiye, enerji güvenliğine, ticarete, ortak üretime ve nihayetinde bölgesel barışa dönüşsün.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki bu yeni ortaklık, zaman içerisinde Mısır ve diğer bölge ülkeleriyle daha geniş bir yapıya dönüşsün.
İslam dünyası ilk defa kendi güvenliğini yalnızca başkalarının sunduğu güvenlik şemsiyelerine bırakmak yerine, kendi kapasitesini inşa etmeyi öğrensin.
Ve belki yıllar sonra tarihçiler bugün için şunu yazsın:
Yeni bölgesel güvenlik mimarisinin önemli adımlarından biri, 7 Ağustos 2026’da Mekke’de atıldı.
O halde soruyu bir kez daha soralım:
İslam NATO’su neden mümkün olmasın?
Bölgede barışı desteklemek için neden daha güçlü bir ittifak kurulmasın?
Neden kendi sorunlarımızı, kendi irademizle çözmeyi öğrenmeyelim?
Belki de asıl mesele artık başkalarının bizim için ne yapacağını beklemek değil; bizim birbirimiz için ne yapabileceğimizi düşünmeye başlamamızdır.
Mekke Anlaşması’nın gerçek tarihi anlamı da belki yıllar sonra, bugün attığımız bu küçük ama önemli adımın nereye ulaştığı görüldüğünde anlaşılacaktır.
Mekke’den başlayan bu yol, inşallah yalnızca bir savunma ittifakına değil; güvenli, güçlü, müreffeh ve kendi geleceğine yön verebilen bir bölgesel düzene çıkar.
