
Modern insanın en büyük çelişkilerinden biri, kendisini hiç olmadığı kadar görünür kılarken kendisine hiç olmadığı kadar yabancılaşmasıdır.
Bugün insan, hayatının neredeyse her anını başkalarına gösterebilecek teknolojik imkânlara sahip. Nerede olduğunu, ne yaptığını, kimlerle olduğunu, ne düşündüğünü ve hatta ne hissettiğini saniyeler içinde paylaşabiliyor. Fakat görünürlüğün artması, beraberinde gerçekliğin de arttığı anlamına gelmiyor. Aksine, insanın kendisini sürekli olarak başkalarının bakışına göre düzenlediği bir çağda, “olmak” ile “görünmek” arasındaki mesafe giderek açılıyor. Artık yalnızca hayatımızı yaşamıyor, aynı zamanda hayatımızın nasıl algılanacağını da yönetiyoruz. Kendimizi bir bakıma sürekli olarak yeniden sunuyor, düzenliyor ve pazarlıyoruz. Böylece insanın gerçek kimliği ile topluma sunduğu kimlik arasında görünmez ama giderek büyüyen bir mesafe oluşuyor.
SAMİMİYETİN YERİNİ GÖRÜNÜRLÜK ALDI
Samimiyet, insanın kendisini olduğu gibi ortaya koyabilme cesaretidir. Kusurlarını gizlemek zorunda hissetmemek, başarısızlıklarını sürekli olarak açıklamak veya savunmak zorunda kalmamak, başkalarının beklentileriyle kendi hakikati arasında sürekli bir pazarlık yapmamak anlamına gelir. Oysa içinde bulunduğumuz kültürel ortam, insana giderek daha fazla “nasıl görünmesi gerektiğini” öğretiyor. Başarı görünür olmalı, mutluluk paylaşılmalı, sosyal çevre geniş olmalı, hayat mümkün olduğunca kusursuz görünmelidir. Başarısızlık, yalnızlık, kararsızlık, korku ve kırılganlık ise çoğu zaman görünür olmaması gereken durumlar olarak kabul ediliyor. Bunun sonucunda insan, yaşadığı hayat ile sunduğu hayat arasında bir ayrım yapmaya başlıyor.
Buradaki temel problem sosyal medyanın varlığı değildir. Asıl mesele, insanın kendi değerini başkalarının bakışına göre belirlemeye başlamasıdır. Bir davranışın doğru olup olmadığını vicdanımız yerine aldığı beğeni sayısıyla ölçmeye başladığımızda, ahlaki değerlendirmeyi dışarıya devretmiş oluruz. Bir iyiliğin değerini onu kaç kişinin gördüğüyle, bir başarının anlamını kaç kişinin takdir ettiğiyle, hatta bir ilişkinin değerini ne kadar görünür olduğuyla ölçmeye başladığımızda, samimiyetin yerini performans almaya başlar. İnsan artık yalnızca yaşayan bir özne değil, sürekli olarak kendisini sergileyen bir aktöre dönüşür.
İNSAN NEDEN KENDİSİ GİBİ OLMAKTAN KORKUYOR?
Bu dönüşümün arkasında yalnızca teknolojik değişim yoktur. Daha derinde, modern insanın kabul edilme ihtiyacı vardır. İnsan sosyal bir varlıktır ve başkaları tarafından görülmek, anlaşılmak ve kabul edilmek ister. Ancak kabul edilme arzusu, kişinin kendi hakikatini başkalarının beklentilerine göre şekillendirmesine dönüştüğünde ciddi bir kimlik problemi ortaya çıkar. İnsan, ne istediğini düşünmekten önce neyin kabul göreceğini düşünmeye başlar; neye inandığını sorgulamaktan önce hangi düşüncenin tepki çekmeyeceğini hesaplar. Zamanla kişinin kendi sesi ile toplumun ondan beklediği ses birbirine karışır.
Burada modern insanın en temel problemlerinden biri ortaya çıkar: Kendisi olmak ile kabul edilmek arasında bir tercih yapmak zorunda hissetmek. Oysa sağlıklı bir toplum, bireylerinden sürekli olarak kendilerini gizlemelerini değil, farklılıklarıyla birlikte var olabilmelerini beklemelidir. İnsan ancak olduğu haliyle kabul edilebildiği ölçüde gerçek anlamda ilişki kurabilir. Aksi halde ilişkiler, insanların birbirlerini tanıdığı değil, birbirlerine kendilerini sunduğu bir gösteriye dönüşür.
MASKELERİN ÇOĞALDIĞI YERDE GÜVEN AZALIR
Samimiyetin kaybı yalnızca bireysel ilişkileri değil, toplumun bütün yapısını etkiler. Çünkü güven, insanların birbirlerine karşı ne kadar gerçek olduklarıyla doğrudan ilişkilidir. İnsanların söyledikleri ile yaptıkları arasındaki mesafe büyüdükçe, sözün değeri azalır. Verilen sözlerin arkasında durulmadığında, dostluklar yalnızca çıkar ilişkilerine dönüştüğünde ve insanlar birbirlerinin niyetlerinden sürekli olarak şüphe etmeye başladığında toplumsal güven zayıflar.
Bu nedenle samimiyet, çoğu zaman düşünüldüğünden daha büyük bir toplumsal değerdir. Bir toplumun yalnızca hukuk kurallarıyla değil, aynı zamanda görünmeyen güven ilişkileriyle ayakta durduğu unutulmamalıdır. İnsanlar birbirlerine güvenmediklerinde en güçlü kurumlar bile toplumsal meşruiyet açısından zorlanmaya başlar. Çünkü hukuk, düzenin çerçevesini belirleyebilir; fakat insanların birbirleriyle kurduğu ilişkinin niteliğini tek başına belirleyemez. Orada devreye karakter, ahlak, vefa ve samimiyet girer.
KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZLAŞAN İNSAN
Bugün iletişim araçlarının çoğalmasıyla birlikte yalnızlığın azalacağını düşünmek mümkündü. Fakat ortaya çıkan tablo bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor. İnsanlar birbirleriyle daha kolay iletişim kurabiliyor fakat daha derin ilişkiler kurmakta aynı ölçüde başarılı olamayabiliyor. Çünkü iletişim ile yakınlık aynı şey değildir. Bir insanın hayatından sürekli haberdar olmak, onun iç dünyasını gerçekten bildiğimiz anlamına gelmez.
Gerçek yakınlık, insanın kendisini savunmak zorunda kalmadığı ilişkilerde ortaya çıkar. Başarısız olduğumuzda da yanımızda kalan, sustuğumuzda sessizliğimizi anlayabilen, güçlü görünmediğimizde bizi küçümsemeyen insanların varlığı, modern hayatın giderek daha fazla ihtiyaç duyduğu bir güven alanı oluşturur. Fakat insan ilişkileri görünürlük, statü ve karşılıklı fayda üzerinden kurulmaya başladığında bu alan daralır. İnsanlar birbirlerinin hayatında bulunur, fakat birbirlerinin dünyasına giremezler. Böylece çağımızın en büyük paradokslarından biri ortaya çıkar: Bağlantılar artarken bağlar zayıflar.
SAMİMİYETİN EN ZOR TARAFI: KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK
Samimiyet yalnızca başkalarına karşı dürüst olmak değildir; aynı zamanda insanın kendisine karşı dürüst olabilmesidir. Çünkü insan çoğu zaman başkalarını kandırmaktan önce kendisini kandırır. Başarısızlığını şartlara bağlar, hatalarını gerekçelendirir, kendi eksikliklerini başkalarının kusurlarıyla karşılaştırarak görünmez hale getirir. Kendisini olduğundan daha iyi, daha haklı veya daha güçlü görme eğilimi, insanın kendi gerçekliğiyle arasına mesafe koymasına neden olur.
Oysa entelektüel ve ahlaki olgunluk, insanın kendisiyle hesaplaşabilmesinden geçer. “Yanıldım” diyebilmek, “bilmiyorum” diyebilmek, gerektiğinde özür dileyebilmek ve kendi zaaflarını kabul edebilmek bir zayıflık değil, karakter göstergesidir. Samimiyetin gerçek sınavı da tam burada başlar. Çünkü başkalarının önünde dürüst görünmek kolay olabilir; fakat insanın kendi egosuyla yüzleşmesi çok daha zordur.
SAMİMİYET BİR AHLAK MESELESİDİR
Bugün samimiyet çoğu zaman kişisel ilişkilerin bir niteliği olarak ele alınıyor. Oysa mesele bundan çok daha büyüktür. Samimiyet, insanın sözleriyle davranışları arasındaki tutarlılığın temelidir. Söylediğine inanmayan, savunduğu ilkelere kendi hayatında uymayan ve insanları yalnızca ihtiyaç duyduğu ölçüde önemseyen bir kişinin samimiyetinden söz etmek mümkün değildir.
Bu nedenle samimiyet, aslında ahlakın gündelik hayattaki görünümüdür. İnsanların kimsenin görmediği yerde de aynı değerlere bağlı kalması, çıkarı olmadığı halde doğru olanı yapması ve kendisine fayda sağlamadığı halde bir başkasının hakkını gözetmesi, toplumun ahlaki dokusunu oluşturur. Ahlak yalnızca büyük sözlerde veya kamusal tartışmalarda değil, insanın küçük tercihlerinde görünür. Kimse görmediğinde verilen kararlar, kimse bilmediğinde yapılan iyilikler ve karşılığında hiçbir şey beklemeden gösterilen vefa, insanın gerçek karakterini ortaya çıkarır.
KENDİMİZİ KAYBETMEDEN MODERNLEŞEBİLMEK
Modernleşmenin ve teknolojik gelişmenin insan hayatına sunduğu imkânları küçümsemek mümkün değildir. Sorun teknolojiye sahip olmak değil, teknolojinin insanın davranışlarını ve değerlerini belirleyen bir güce dönüşmesidir. Eğer insan, sahip olduğu araçları kendi amaçları doğrultusunda kullanmak yerine araçların sunduğu görünürlük ve onay mekanizmalarına göre yaşamaya başlarsa, teknoloji özgürleştirici olmaktan çıkar ve davranışları biçimlendiren bir sisteme dönüşür.
Bu yüzden geleceğin asıl tartışması yalnızca yapay zekânın ne kadar gelişeceği, teknolojinin ne kadar ilerleyeceği veya insanların hangi araçları kullanacağı olmayacaktır. Daha temel bir soru bizi bekliyor: İnsan bütün bu teknolojik gelişmelerin ortasında insan kalmayı başarabilecek mi?Belki de samimiyet meselesi tam burada önem kazanıyor. Çünkü insanın geleceği yalnızca ne kadar bilgiye sahip olduğuyla değil, sahip olduğu bilgi karşısında nasıl bir karakter geliştireceğiyle belirlenecek.
DAHA FAZLA GÖRÜNMEK DEĞİL, DAHA GERÇEK OLMAK
İçinde bulunduğumuz çağ, insana kendisini göstermek için olağanüstü imkânlar sundu. Fakat kendimizi gösterebilmek ile kendimizi gerçekleştirebilmek arasında büyük bir fark var. Bir insanın değeri, kaç kişinin onu gördüğüyle değil; kendisini kaç kişinin gerçekten tanıyabildiğiyle ölçülmeli. Bir ilişkinin gücü, ne kadar görünür olduğuyla değil; görünmediği zamanlarda ne kadar gerçek kalabildiğiyle anlaşılmalı.Belki de bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla görünürlük değil, daha fazla sahicilik; daha fazla takipçi değil, daha fazla güven; daha fazla tanınmak değil, daha fazla anlaşılmaktır.
Çünkü insan, başkalarının gözündeki imajını ne kadar mükemmelleştirirse mükemmelleştirsin, kendi içindeki boşluğu bununla dolduramaz.
Samimiyet, insanın dünyaya karşı taktığı maskeyi çıkarmasından önce, kendi karşısında maskesiz kalabilmesidir.
Ve belki de çağımızın en zor sorusu hâlâ değişmedi:
Bizi herkesin tanıdığı bir dünyada, kendimizi gerçekten tanıyor muyuz?