TERÖRSÜZ TÜRKİYE: BARIŞIN HUKUKU, ADALETİN SINAVI

“Silahların susması bir başlangıçtır; kalıcı barış ise hukuk, adalet ve güven üzerine kurulur.”

Türkiye, yıllardır taşıdığı en ağır meselelerden birinin çözümü açısından yeni bir eşiğe geldi. “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulması, yalnızca yeni bir kanun teklifinin Meclis gündemine taşınması değildir. Bu gelişme; Türkiye’nin terörle mücadele anlayışından toplumsal bütünleşmeye, güvenlik politikalarından demokrasiye, hukuktan ekonomik kalkınmaya kadar uzanan çok daha geniş bir tartışmanın kapısını aralamaktadır.

Bugün gelinen noktayı anlamak için sürecin siyasi arka planını da doğru okumak gerekiyor. “Terörsüz Türkiye” hedefinin siyasi iradesini ortaya koyan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bu sürecin siyasi zeminini uzun süredir ısrarla gündemde tutan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, bugün ortaya çıkan tablonun iki temel siyasi aktörü olarak öne çıkıyor.

Sayın Devlet Bahçeli’nin yıllar içerisinde ortaya koyduğu siyasi yaklaşım ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu yaklaşımı devlet politikası ve siyasi irade düzeyinde sahiplenmesi, sürecin bugünkü aşamaya ulaşmasında belirleyici oldu. Dolayısıyla bugün TBMM’nin önünde bulunan teklif, yalnızca teknik bir hukuk düzenlemesi olarak değil, uzun süredir şekillenen bir siyasi iradenin hukuki zemine taşınması olarak da okunmalıdır.

Fakat siyasetin söylediğinden daha önemli bir soru var:

Bu kanun Türkiye’nin geleceğinde gerçekten neyi değiştirecek?

Çünkü bir kanunun değeri yalnızca Meclis’te kabul edilmesiyle değil, toplumun hayatında nasıl bir sonuç doğurduğuyla ölçülür.

Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerden biri, yıllardır devam eden terör sorununu kalıcı biçimde sona erdirmektir. Ancak burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Terörün sona ermesi başka şeydir, toplumsal barış başka şeydir, demokratik normalleşme ise başka bir şeydir. Silahların susması, toplumdaki bütün sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez.

Bir örgütün silah bırakması güvenlik açısından tarihî bir gelişme olabilir. Fakat bunun kalıcı bir toplumsal barışa dönüşebilmesi için hukuk, adalet, ekonomik kalkınma, eğitim, siyasal katılım ve vatandaşlık bağının da güçlendirilmesi gerekir.

Çünkü terör yalnızca silahla beslenmez. Terör; umutsuzluk, dışlanmışlık, ekonomik eşitsizlik, siyasal kutuplaşma ve devlet-toplum arasındaki güven kaybı gibi sorunların bulunduğu alanlarda kendisine propaganda zemini bulabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin asıl hedefi yalnızca silahları susturmak değil, silahların yeniden konuşmasına ihtiyaç duyulmayacak bir toplumsal düzen kurmak olmalıdır.

Kamuoyundaki tartışmaların önemli bir bölümü düzenlemeyi “af” kavramı üzerinden ele alıyor. Oysa mesele bu kadar basit değil. Burada asıl bakılması gereken, hangi hukuki sonuçların hangi şartlara bağlandığıdır.

Silah bırakma, örgütsel yapının sona ermesi ve bunun devlet tarafından doğrulanması gibi şartlar bu nedenle büyük önem taşıyor. Çünkü Türkiye’nin geçmişte yaşadığı en büyük sorunlardan biri, siyasi irade ile sahadaki gerçeklik arasındaki fark olmuştur.

Devletin bugün yapması gereken yalnızca “silahlar bırakıldı” açıklamasına güvenmek değil; bunun gerçekten gerçekleştiğini kurumsal mekanizmalarla tespit etmektir.

Silahlar gerçekten bırakıldı mı?

Örgütsel yapı tamamen sona erdi mi?

Yeni bir yapılanma ihtimali var mı?

Sınır ötesindeki bağlantılar ne olacak?

Örgütün isim değiştirmesi veya farklı bir yapı altında yeniden ortaya çıkması nasıl engellenecek?

İşte kanunun başarısını belirleyecek sorular bunlardır.

Çünkü terörle mücadelede en büyük hata, örgütün adının değişmesini örgütün sona ermesi zannetmektir.

Fakat Türkiye’nin önünde bundan daha hassas bir başka mesele daha bulunuyor: adalet.

Bir tarafta geleceği kazanmak isteyen bir toplum var. Diğer tarafta geçmişte yaşanan acılar var. Terör saldırılarında hayatını kaybeden askerler, polisler, güvenlik görevlileri ve sivillerin aileleri için mesele yalnızca hukuki bir düzenleme değildir. Onlar için bu mesele aynı zamanda bir hafıza, bir adalet ve bir vicdan meselesidir.

Bu nedenle Türkiye toplumsal barışı ararken geçmişin mağdurlarını unutamaz. Çünkü mağdurların adalet duygusunun zedelendiği bir barış, uzun vadede yeni bir toplumsal kırılmanın kaynağı olabilir.

Devletin görevi yalnızca geleceği kurmak değildir. Geçmişte yaşananların adalet duygusunu da korumaktır.

Burada çok hassas bir denge kurulması gerekiyor.

Barış adına hukuk zayıflatılmamalı; hukuk üzerinden barış güçlendirilmelidir.

Eğer toplumda “adaletten vazgeçiliyor” algısı oluşursa, süreç toplumsal meşruiyet açısından ciddi bir sınavla karşı karşıya kalır. Buna karşılık toplum, devletin hem barışı hem adaleti aynı anda koruduğuna inanırsa, süreç çok daha güçlü bir zemine oturabilir.

Bu süreç başarıyla tamamlanırsa Türkiye’nin kazanımları yalnızca güvenlik alanıyla sınırlı kalmayabilir. Terör tehdidinin azalması özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yatırım ortamını güçlendirebilir. Ekonomik kaynakların önemli bir bölümünün güvenlik harcamalarından kalkınma yatırımlarına yönelmesi mümkün olabilir. Bölgesel ticaret gelişebilir. Gençlerin eğitim ve istihdam olanakları artabilir. Türkiye’nin bölgesel hareket alanı genişleyebilir.

Fakat bütün bunlar otomatik olarak gerçekleşmeyecektir.

Barış ilan edildiği gün yatırım gelmez.

Barışın arkasından ekonomik politika gelmelidir. Eğitim gelmelidir. İstihdam gelmelidir. Altyapı gelmelidir. Yerel kalkınma gelmelidir. Gençlere gelecek umudu verilmelidir.

Çünkü silahların susması ekonomik ve sosyal sorunların kendiliğinden ortadan kalkması anlamına gelmez.Tam tersine, terörün sona ermesinden sonra devletin önündeki en büyük görevlerden biri, ortaya çıkan barış ortamını kalıcı kalkınmaya dönüştürmektir.

Burada demokrasi meselesi de devreye giriyor.

“Terörsüz Türkiye” yalnızca bir güvenlik projesi olarak kalırsa eksik kalacaktır. Bu hedef, aynı zamanda daha güçlü kurumların, daha güvenilir bir hukuk düzeninin ve daha sağlam bir toplumsal bütünleşmenin başlangıcı olmalıdır.

Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda hukukun üstünlüğüdür. Adaletin eşit uygulanmasıdır. Vatandaşın kendisini devletin gerçek sahibi olarak hissedebilmesidir. Farklı düşüncelerin şiddete başvurmadan siyaset yapabilmesidir.

Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” ile demokratik normalleşme birbirinden ayrılmamalıdır.

Terörün sona ermesi güvenlik ortamını güçlendirebilir; fakat bu güvenlik ortamının kalıcı hale gelmesi için hukuk ve kurumlar da güçlenmelidir.

Türkiye’nin önündeki en büyük fırsat tam da burada yatıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin siyasi iradesiyle başlayan ve bugün kanun teklifi aşamasına gelen bu süreç, bundan sonra yalnızca iki siyasi aktörün değil, devlet kurumlarının ve toplumun tamamının sınavına dönüşecektir.

Çünkü siyasi irade süreci başlatabilir.

Fakat kalıcı barışı kurumlar inşa eder.

Bir lider tarihî bir adım atabilir.

Fakat bir ülkenin geleceğini hukuk, kurumlar ve toplumsal güven taşır.

Bu nedenle bundan sonraki dönemde sürecin kişiselleştirilmemesi büyük önem taşıyor.

Sayın Erdoğan veya Sayın Bahçeli üzerinden yürütülen bir tartışma, meselenin gerçek boyutunu küçültebilir. Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı belirli kişilere bağlı bir çözüm değil, kişilerden bağımsız olarak yaşayabilecek kurumsal bir çözümdür.

Bugün iki siyasi liderin ortaya koyduğu irade tarihsel açıdan önemli olabilir. Fakat bu iradenin kalıcı bir devlet politikasına dönüşüp dönüşmeyeceğini zaman gösterecektir.

İşte asıl sınav burada başlayacaktır.

Silahların gerçekten bırakılıp bırakılmadığı…

Örgütsel yapının gerçekten sona erip ermediği…

Hukuki düzenlemelerin nasıl uygulanacağı…

Toplumun bu süreci nasıl karşılayacağı…

Terör mağdurlarının adalet duygusunun nasıl korunacağı…

Bölgenin ekonomik olarak nasıl dönüştürüleceği…

Ve bütün bunların demokratik hukuk devleti içerisinde nasıl yürütüleceği…

Türkiye’nin geleceğini bunlar belirleyecek.

Dolayısıyla bugün yapılması gereken ne koşulsuz alkışlamak ne de peşinen reddetmektir.

Bugün yapılması gereken dikkatle izlemek, sorgulamak ve denetlemektir.

Çünkü barışa destek vermek ile iktidarın her kararını desteklemek aynı şey değildir. Terörün sona ermesini istemek ile hukuki güvenceleri sorgulamak birbirine zıt değildir. Toplumsal bütünleşmeyi savunmak ile mağdurların adalet talebini korumak arasında bir çelişki yoktur.

Tam tersine, gerçek barış bu iki tarafı aynı anda gözetebildiğimiz zaman mümkündür.

Türkiye belki de son yılların en önemli siyasi ve toplumsal eşiklerinden birinden geçiyor.

Bu eşik doğru aşılırsa Türkiye yalnızca terör sorununu çözmüş olmayacak. Aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki güveni yeniden güçlendirebilir, ekonomik kaynaklarını daha verimli kullanabilir, demokratik kapasitesini artırabilir, bölgesel gücünü pekiştirebilir ve gelecek kuşaklara daha güvenli bir ülke bırakabilir.

Fakat bunun için bir şeyi unutmamak gerekiyor:

Barış, geçmişi unutmak değildir.

Barış, geçmişin acılarından geleceğin derslerini çıkarabilmektir.

Barış, adaletten vazgeçmek değildir.

Barış, adaleti gelecekte yeni acılar yaşanmasını engelleyecek bir zemine dönüştürmektir.

Barış, devletin zayıflaması değildir.

Tam tersine, devletin hukuk ve kurumlar aracılığıyla daha güçlü hale gelmesidir.

Ve belki de en önemlisi; Terörsüz Türkiye yalnızca silahların olmadığı Türkiye değildir.

Terörsüz Türkiye; insanların kendisini güvende hissettiği, hukuka güvendiği, farklılıkları nedeniyle dışlanmadığı, siyasetin şiddetten tamamen arındığı, gençlerin geleceğini başka yapılarda değil kendi ülkesinde aradığı ve vatandaşların ortak bir gelecek duygusunda buluşabildiği Türkiye’dir.

Şimdi Türkiye’nin önünde bir kanun teklifinden çok daha büyük bir sınav var:

Geçmişin çatışmalarını sona erdirirken geleceğin adaletini kurabilmek.

Eğer bunu başarabilirsek, Sayın Erdoğan ve Sayın Bahçeli’nin siyasi iradesiyle başlayan bu süreç yalnızca “Terörsüz Türkiye”nin değil, daha güçlü, daha demokratik ve daha bütünleşmiş bir Türkiye’nin başlangıcı olarak tarihe geçebilir.

Başaramazsak ise yalnızca bir çatışma dönemini kapatmış, fakat çatışmayı doğuran bazı sorunları geleceğe taşımış oluruz.

Asıl mesele tam da burada başlıyor.

Türkiye, silahların sustuğu günü değil, silahların yeniden konuşmasına ihtiyaç duyulmadığı günü tarihî bir başarı olarak yazmalıdır.

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp
Picture of Mohammad Hasan Kabir
Mohammad Hasan Kabir

Stratejik iletişimden kamu diplomasisine, gençlik eğitiminden kültürel projelere uzanan çok yönlü bir vizyonla, 2014 yılından bu yana ulusal ve uluslararası düzeyde hizmet sunmaktadır.