SADAKATİN SINIRI: İNSANA MI, İLKEYE Mİ BAĞLI KALMALIYIZ?

“Gerçek sadakat, bir insanın her yaptığını savunmak değil; gerektiğinde ona yanlışını söyleyebilecek kadar değerlerine bağlı kalabilmektir.”


İnsan ilişkilerinin en güçlü kelimelerinden biridir sadakat. Dostlukta, ailede, siyasette, iş hayatında, toplumda ve hatta insanın kendi idealleriyle kurduğu ilişkide önemli bir yere sahiptir. Sadakat dediğimizde çoğu zaman bir insanın diğerine bağlılığını, zor zamanlarda yanında durmasını ve şartlar değiştiğinde onu terk etmemesini anlarız. Fakat burada üzerinde düşünmemiz gereken daha önemli bir soru vardır: Sadakat kime ve neye karşı gösterilmelidir?


Bir insana bağlı olmak ile bir insanın yaptığı her şeyi doğru kabul etmek aynı şey değildir. Bir düşünceye sahip çıkmak ile o düşüncenin bütün hatalarını savunmak da sadakat değildir. Çünkü sadakat, aklın ve vicdanın terk edilmesi anlamına geldiğinde artık bir erdem olmaktan çıkar; kör bağlılığa dönüşür.


Asıl sadakat, insanın sevdiği veya değer verdiği kişiye rağmen doğru olanı savunabilmesidir.


SADAKAT İLE KÖR BAĞLILIK ARASINDAKİ ÇİZGİ


Bir insanı sevmek, onun her davranışını onaylamayı gerektirmez. Hatta gerçek dostluk çoğu zaman tam tersini gerektirir. Her söylediğinize “haklısın” diyen bir insan size sadık görünmeyebilir; fakat yanlış yaptığınızda bunu yüzünüze söyleyebilen kişi, belki de sizin gerçek anlamda yanınızda olan kişidir.


Çünkü insanın yanında durmak ile insanın her yaptığının arkasında durmak arasında büyük bir fark vardır.


Bugün bu ayrımı giderek daha fazla kaybediyoruz. İnsanlar ait oldukları gruba, destekledikleri lidere, mensup oldukları çevreye veya sevdikleri kişilere karşı eleştirel düşünme yeteneklerini zaman zaman kaybedebiliyor. Bir kişinin kendi grubundan gelmesi, yaptığı yanlışın yanlışlığını ortadan kaldırmıyor. Fakat aidiyet duygusu güçlendikçe insanlar çoğu zaman hakikati değil, kendi tarafını savunmaya başlıyor.


İşte sadakatin sınırı tam burada başlıyor.


İNSANA DEĞİL, ÖNCE DEĞERLERE SADAKAT


İnsan değişebilir. Makamlar değişebilir. Dostluklar değişebilir. Siyasi görüşler değişebilir. Şartlar değişebilir. Hatta dün doğru olduğuna inandığımız bazı şeylerin bugün yanlış olduğunu fark edebiliriz.


Fakat bütün bu değişimlerin içinde insanın kendisine sorması gereken bir soru vardır:


“Ben neyi korumaya çalışıyorum?”


Eğer cevabımız yalnızca “bir insanı” veya “bir grubu” korumaksa, burada sadakat ile bağlılık arasındaki sınırı yeniden düşünmemiz gerekir. Çünkü insanı merkeze koyduğumuzda, onun hatalarını da kendi doğrularımız hâline getirme riski ortaya çıkar.


Oysa ilkeye sadakat, insanlardan bağımsız bir ölçü oluşturur.


Dün doğru olan bugün de doğruysa onu savunabilmek; dün yanlış olanı bugün kendi tarafımız yapıyor diye savunmamak; sevdiğimiz insan hata yaptığında bunu söyleyebilmek ve karşı olduğumuz insan doğru bir şey yaptığında bunu kabul edebilmek… İlkeye sadakat biraz da budur.


SADAKATİN GERÇEK SINAVI


Bir insanın sadakatini anlamanın en kolay yolu, her şey yolundayken ona bakmak değildir. Asıl sınav, değer verdiğimiz kişiyle doğru bildiğimiz şey arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığımızda ortaya çıkar.


Çünkü kolay olan, sevdiğimiz insanın yanında durmaktır. Zor olan ise onun yanlış yaptığını gördüğümüzde bile doğruyu savunabilmektir.


Bir dostumuz hata yaptığında onu kaybetme pahasına uyarmak, bir çalışma arkadaşımız yanlış yaptığında sessiz kalmamak, desteklediğimiz bir siyasi hareket yanlış bir karar aldığında bunu eleştirebilmek veya kendi düşüncemizin eksik taraflarını kabul edebilmek; bunların hepsi sadakatin gerçek sınavlarıdır.


Sadakat, insanın doğrularını sevdiği kişilere göre değiştirmemesiyle anlam kazanır.


Aksi hâlde sadakat değil, tarafgirlik ortaya çıkar.


HERKESİN KENDİ TARAFINI HAKLI GÖRDÜĞÜ BİR ÇAĞ


Bugün toplumsal tartışmaların önemli bir bölümünde insanlar hakikati aramaktan çok kendi taraflarını savunuyor. Bir olay bizim desteklediğimiz kişi tarafından yapıldığında farklı, karşı olduğumuz kişi tarafından yapıldığında farklı değerlendirebiliyoruz.


Aynı davranış, kişiye göre değişen iki farklı ahlaki ölçüyle değerlendiriliyor.


Bu durum yalnızca siyasette değil; aile ilişkilerinde, arkadaşlıklarda, çalışma hayatında ve sosyal çevrelerde de karşımıza çıkıyor. Sevdiğimiz insanın hatasını “ama onun bir nedeni vardır” diyerek açıklarken, sevmediğimiz insanın aynı davranışını karakterinin bütününü tanımlayan bir suçlama hâline getirebiliyoruz.


Böyle bir dünyada adalet duygusu zayıflıyor. Çünkü ölçümüz davranış olmaktan çıkıp kişi hâline geliyor.


Oysa ahlaki olgunluk, aynı ölçüyü kendimize de başkalarına da uygulayabilmektir.


İLKEYE SADAKAT BAZEN YALNIZ KALMAKTIR


İlkeye bağlı kalmanın en zor tarafı, her zaman kalabalıkların yanında olamamaktır.


Bazen doğru olanı savunmak, arkadaş çevrenizle ters düşmek anlamına gelir. Bazen desteklediğiniz insanı eleştirmek, mensubu olduğunuz grubun tepkisini çekmek anlamına gelir. Bazen yıllardır savunduğunuz bir düşüncenin yanlış tarafını kabul etmek, kendi geçmişinizle yüzleşmenizi gerektirir.
İşte insanın karakteri tam da bu anlarda görünür.


Çünkü herkesin söylediğini söylemek kolaydır. Çoğunluğun yanında durmak güvenlidir. Kendi çevreniz tarafından alkışlanmak rahattır.


Fakat gerektiğinde kendi tarafınıza itiraz edebilmek, ahlaki cesaret ister.


Bu nedenle bazen yalnız kalmak, yanlış tarafta kalmaktan daha değerlidir.


SADAKAT DEĞİŞMEZLİK DEĞİLDİR


Sadakat konusunda yapılan başka bir hata da sadık olmayı hiç değişmemek sanmaktır.


Oysa insanın düşüncelerinin değişmesi her zaman ihanet anlamına gelmez. Yeni bilgiler öğrenmek, hatasını fark etmek, daha doğru bir bakış açısına ulaşmak veya geçmişte savunduğu bir düşünceden vazgeçmek insanın gelişiminin doğal bir parçasıdır.


Asıl sorun, değişmek değil; hangi nedenle değiştiğimizdir.
Eğer insan hakikati gördüğü için fikrini değiştiriyorsa bu bir zayıflık değil, entelektüel dürüstlüktür. Fakat çıkarı değiştiği için dün savunduğu ilkeyi bugün terk ediyorsa, burada sorgulanması gereken şey sadakattir.


İlkesinden vazgeçmek ile fikrini değiştirmek aynı şey değildir.
Birincisi karakter meselesidir; ikincisi ise bazen gelişimin kendisidir.


ÇIKAR DEĞİŞTİĞİNDE DEĞERLER DE DEĞİŞİYORSA


Sadakatin en büyük düşmanlarından biri çıkardır.


İnsan, bir şeyi savunduğu için değil de o şey kendisine fayda sağladığı için savunuyorsa, ortada ilkeden çok menfaat vardır. Şartlar değiştiğinde düşüncesi de değişiyorsa, aslında değişen fikri değil, çıkarıdır.


Bugün bir insanı destekleyip yarın ondan hiçbir fayda görmediğimizde tamamen karşısına geçmek; dün eleştirdiğimiz bir düşünceyi bugün bize avantaj sağladığı için savunmak; değerlerimizi konjonktüre göre değiştirmek, sadakatin aşınmasının en görünür biçimlerindendir.


Bu nedenle sadakat yalnızca “kimin yanındasın?” sorusuyla ölçülemez.


Daha önemli soru şudur:


“Ne pahasına olursa olsun hangi değerin yanında duruyorsun?”

GERÇEK DOSTLUK DA İLKEYE SADAKAT İSTER


Sadakat meselesini yalnızca büyük idealler veya toplumsal meseleler üzerinden düşünmek de eksik olur. Çünkü bunun en küçük ve en gerçek sınavı dostluklarımızda ortaya çıkar.


Gerçek dost, her durumda bizi haklı çıkaran insan değildir. Gerektiğinde bizi kendimizden koruyan insandır.


Bazen bize hoşumuza gitmeyecek bir gerçeği söyleyen, bazen yanlışımızı yüzümüze vuran, bazen kararımızı sorgulayan insan aslında bize en büyük sadakati gösteriyor olabilir.


Çünkü gerçek dostluk, birbirinin hatalarını büyütmek değil, birbirinin daha iyi insan olmasına katkı sunmaktır.


Bu nedenle gerçek sadakat, eleştirinin olmadığı yerde değil; eleştirinin sevgiyi yok etmediği yerde ortaya çıkar.


İNSAN KENDİNE DE SADIK KALMALI


Bütün bunların ötesinde bir başka sadakat biçimi daha vardır: insanın kendisine sadakati.


Kendi değerlerimize, vicdanımıza, inandığımız doğrulara ve ahlaki sınırlarımıza karşı dürüst kalabilmek…


İnsan bazen başkalarını memnun etmek için kendisinden vazgeçebilir. Kabul görmek için düşüncelerini saklayabilir, çevresine uyum sağlamak için değerlerinden ödün verebilir, çıkar elde etmek için dün savunduğu ilkeleri unutabilir.


Fakat insan sürekli başkalarının beklentilerine göre yaşadığında bir süre sonra kendi sesini duyamaz hâle gelir.


Kendine sadakat, başkalarına karşı katılaşmak değildir. Kendi vicdanını başkalarının alkışına teslim etmemektir.

SADAKATİN EN YÜKSEK HALİ


Belki de sadakatin en yüksek biçimi, bir insana değil, doğru olana bağlı kalabilmektir.


İnsanları sevebiliriz. Dostlarımızın yanında olabiliriz. Ailemize, arkadaşlarımıza, çalışma arkadaşlarımıza ve değer verdiğimiz insanlara bağlılık gösterebiliriz. Fakat bütün bu ilişkilerin üzerinde daha büyük bir ölçünün bulunması gerekir: hakikat, adalet ve vicdan.


Çünkü insan yanılabilir.


Liderler yanılabilir. Dostlar yanılabilir. Ailemizden insanlar yanılabilir. Biz de yanılabiliriz.


Bir insanı sevdiğimiz için onun yanlışını doğru kabul etmek, aslında ona sadakat değil; onun yanlışına ortak olmaktır.


Gerçek sadakat ise gerektiğinde “Yanındayım ama bu konuda haklı değilsin” diyebilmektir.


Çünkü insana sadakat, ilkeye ihanet etme noktasına geldiğinde artık erdem olmaktan çıkar.


Ve belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:


Biz gerçekten insanlara mı sadığız, yoksa insanların temsil ettiği değerlere mi?


Çünkü insan değişir, makam değişir, şartlar değişir, çıkarlar değişir.


Fakat karakter, bütün bunlar değiştiğinde geriye ne kaldığıdır.

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp
Picture of Mohammad Hasan Kabir
Mohammad Hasan Kabir

Stratejik iletişimden kamu diplomasisine, gençlik eğitiminden kültürel projelere uzanan çok yönlü bir vizyonla, 2014 yılından bu yana ulusal ve uluslararası düzeyde hizmet sunmaktadır.