ÖZGÜRLÜĞÜN SESSİZ KAYBI: KONFOR, KORKU VE İTAATİN PSİKOLOJİSİ

“Özgürlüğün en büyük düşmanı baskı değildir; sorgulamayı gereksiz gören konfordur.”

Tarih boyunca özgürlük, insanlığın en çok uğruna mücadele ettiği değerlerden biri oldu. Savaşlar verildi, devrimler yapıldı, anayasal düzenler kuruldu ve sayısız bedel ödendi. Ancak özgürlüğün tarihi incelendiğinde dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkar: İnsanlar özgürlüklerini her zaman zorla kaybetmezler. Bazen onu güvenlik uğruna, bazen konfor uğruna, bazen de ait olma arzusuyla kendi rızalarıyla terk ederler.

Yaklaşık iki bin dört yüz yıl önce Platon, Devlet adlı eserinin yedinci kitabında insanlığın en güçlü felsefi metaforlarından biri olan Mağara Alegorisini anlattı. Mağaranın içinde doğduklarından beri zincire vurulmuş insanlar, yalnızca karşı duvara yansıyan gölgeleri görebiliyordu. Onlar için gerçeklik, gördükleri gölgelerden ibaretti. Çünkü başka bir dünya tanımıyorlardı.

İçlerinden biri zincirlerini kırıp mağaranın dışına çıktığında önce ışık gözlerini kamaştırdı. Ardından hakikati gördü. Fakat geri dönüp gerçeği anlattığında mağaradakiler onu anlamadı. Çünkü alışılmış olan, doğru olandan daha güvenli görünüyordu.

Belki de Platon’un anlattığı mağara hiçbir zaman yalnızca taş duvarlardan oluşmuyordu.

Belki mağara, insan zihninin konfor alanıydı.

Ve belki de zincirler, demirden değil; korkudan, alışkanlıklardan ve sorgulamaktan vazgeçmekten yapılmıştı.

Bugün mağaralar değişti.Gölgeler değişti.

Fakat insanın hakikatle kurduğu ilişki büyük ölçüde aynı kaldı.

Modern dünyanın en büyük paradokslarından biri şudur: Hiçbir çağ, insanlara bugünkü kadar seçenek sunmadı; fakat hiçbir çağda insanlar düşüncelerini bu kadar görünmez biçimde başkalarına teslim etmedi.

Bunun nedeni yalnızca siyasal baskılar değildir.

Asıl mesele, özgürlüğün psikolojik yüküdür.

Erich Fromm, Özgürlükten Kaçış adlı eserinde modern insanın en büyük çelişkisini şu şekilde açıklar: İnsan özgürlüğü ister; fakat özgürlüğün beraberinde getirdiği sorumluluktan korkar. Çünkü özgür olmak yalnızca seçim yapabilmek değildir. Seçimlerinin sonuçlarını üstlenebilmektir.

İşte tam bu nedenle insanlar bazen düşünmek yerine inanmayı…

Sorgulamak yerine itaat etmeyi…

Belirsizlik yerine kesin cevaplar sunan yapılara sığınmayı tercih ederler.

İtaat, çoğu zaman baskının değil; psikolojik güven arayışının sonucudur.

Modern çağın en dikkat çekici dönüşümü de burada başlar.

Eskiden iktidarlar bedenleri kontrol etmeye çalışıyordu.

Bugün ise zihinleri yönlendirmek çok daha etkilidir.

Michel Foucault’nun iktidar analizleri tam da bu dönüşümü açıklar. Ona göre modern iktidar yalnızca yasaklayan bir güç değildir. Aynı zamanda bireyin davranışlarını şekillendiren görünmez bir denetim mekanizmasıdır.

Artık insanlar yalnızca gözetlenmiyor.

Kendilerini gönüllü olarak görünür hâle getiriyor.

Nerede olduklarını paylaşıyorlar.

Ne düşündüklerini paylaşıyorlar.

Ne tükettiklerini paylaşıyorlar.

Kiminle olduklarını paylaşıyorlar.

Gözetim, dışarıdan dayatılan bir zorunluluk olmaktan çıkıp gündelik hayatın doğal bir parçasına dönüşüyor.

Byung-Chul Han, bu yeni düzeni Psikopolitika kavramıyla açıklar. Ona göre neoliberal çağın insanı baskıyla değil, performans beklentisiyle yönetilmektedir. Modern birey artık “itaat eden insan” olmaktan çok, kendisini sürekli geliştirmesi, üretmesi ve görünür olması gereken bir performans öznesidir.

Bu yüzden günümüz insanı çoğu zaman başkaları tarafından değil; kendi koyduğu beklentiler tarafından yıpratılır.

Özgürlüğünü kaybettiğini düşünmez.

Çünkü zincirlerini başarı olarak görmektedir.

George Orwell’in 1984 romanında iktidar insanları korkuyla yönetiyordu.

Bugün ise çoğu zaman korku ile konfor birlikte çalışıyor.

Verilerimizi paylaşıyoruz.

Mahremiyetimizden vazgeçiyoruz.

Sürekli çevrim içi kalıyoruz.

Bütün bunları çoğu zaman zorlandığımız için değil; hayatımızı kolaylaştırdığı için kabul ediyoruz.

İşte çağımızın en büyük çelişkisi budur.

Özgürlük bazen baskıyla değil, kolaylıkla aşınır.

Hannah Arendt, “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla büyük felaketlerin çoğu zaman sıradan insanların sorgulamadan itaat etmesiyle mümkün hâle geldiğini anlatır.

Bugün aynı uyarı farklı bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Sorun yalnızca otoriteye itaat etmek değildir.

Sorun, düşünmeyi başkalarına devretmektir.

Çünkü eleştirel düşüncenin terk edildiği yerde özgürlük yalnızca hukuki bir kavram olarak kalır.

Gerçek anlamını yitirir.

İbn Haldun ise devletlerin gücünü yalnızca askerî kapasiteyle açıklamaz.

Toplumları ayakta tutan ortak dayanışma ruhunun, yani asabiyetin, zayıflamasıyla birlikte insanların yönetime katılımı da zayıflar.

Sorumluluk hissi yerini edilgenliğe bırakır.

Edilgen bireyler çoğaldıkça özgür toplumlar da zayıflamaya başlar.

Belki de çağımızın en büyük sorunu özgürlüğün elden alınması değildir.

İnsanların özgür olduklarını düşünürken giderek daha az sorgulamalarıdır.

Çünkü sorgulamayan birey, seçim yaptığını zanneder.

Oysa çoğu zaman yalnızca önüne konulan seçenekler arasında tercih yapmaktadır.

Toplumların geleceğini belirleyen şey yalnızca seçim sandıkları değildir.

O seçimleri yapabilen özgür zihinlerdir.

Gerçek özgürlük, istediğini söyleyebilmekten önce ne düşüneceğine kendin karar verebilmektir.

Belki de Platon’un mağarasından bugüne değişen tek şey duvarların biçimidir.

Gölgeler artık taş duvarlarda değil;

ekranlarda,

algoritmalarda,

reklamlarda,

trend listelerinde,

ve dijital akışların içinde hareket ediyor.

Mağaradan çıkmak ise bugün her zamankinden daha zordur.

Çünkü artık zincirler görünmüyor.

İnsan, taşıdığı zincirleri göremediğinde onları özgürlük sanabilir.

İşte çağımızın en büyük paradoksu da budur.

Özgürlüğün sonu çoğu zaman zincirlerle başlamaz.

İnsanların sorgulamayı bıraktığı gün başlar.

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp
Picture of Mohammad Hasan Kabir
Mohammad Hasan Kabir

Stratejik iletişimden kamu diplomasisine, gençlik eğitiminden kültürel projelere uzanan çok yönlü bir vizyonla, 2014 yılından bu yana ulusal ve uluslararası düzeyde hizmet sunmaktadır.