“Bir toplumun en büyük krizi, gerçeği kaybetmesi değil; gerçeği aramaktan vazgeçmesidir.”

İnsanlık tarihi boyunca hakikat, medeniyetlerin üzerinde yükseldiği en önemli değerlerden biri olmuştur. Bilim, hukuk, siyaset ve ahlak; farklı yöntemler kullansalar da aynı amaca hizmet ederler: Gerçeğe ulaşmak. Ancak içinde yaşadığımız çağ, bu ortak zemini giderek daha fazla sarsıyor. Bugün artık “Gerçek nedir?” sorusundan çok daha tehlikeli bir soruyla karşı karşıyayız: “Gerçek hâlâ önemli mi?”
Oxford Dictionaries’in 2016 yılında “yılın kelimesi” olarak seçtiği Post-Truth, yalnızca yeni bir kavram değil; yeni bir toplumsal düzenin habercisidir. Post-truth, nesnel gerçeklerin kamuoyunu şekillendirmede duygular ve kişisel inançlardan daha az etkili hâle geldiği bir dönemi ifade eder. Başka bir ifadeyle insanlar, doğru olduğu için değil; inanmak istedikleri için bir bilgiyi kabul etmeye başlar.
İşte hakikatin sessiz ölümü tam da burada başlar.
Platon, iki bin dört yüz yıl önce yazdığı Mağara Alegorisi’nde insanların gölgeleri gerçek sanabileceğini anlatıyordu. Bugün mağaranın duvarlarına yansıyan gölgelerin yerini ekranlarımız aldı. Artık zincirlerimiz demirden değil; algoritmalardan, filtre balonlarından ve kişiselleştirilmiş içeriklerden oluşuyor. Gerçeği görmek için mağaradan çıkmak eskisinden daha zor; çünkü çoğu zaman mağarada olduğumuzun bile farkında değiliz.
George Orwell, 1984 adlı eserinde totaliter rejimlerin geçmişi değiştirerek geleceği kontrol edeceğini söyler. “Geçmişi kontrol eden geleceği, bugünü kontrol eden ise geçmişi kontrol eder.” Orwell’in bu uyarısı uzun yıllar yalnızca edebiyatın güçlü bir distopyası olarak görüldü. Oysa bugün bilgi çağında yaşıyor olmamıza rağmen, manipüle edilmiş görüntüler, yapay zekâ ile üretilen içerikler ve dezenformasyon kampanyaları sayesinde gerçeğin kendisi tartışmalı hâle geliyor.
Hannah Arendt ise siyaset ile hakikat arasındaki ilişkinin kırılganlığına dikkat çeker. Ona göre siyaset her zaman farklı yorumlara açıktır; ancak olgusal gerçeklerin tamamen değersizleştiği bir toplumda ortak yaşamın temeli de çöker. Çünkü insanlar aynı gerçeklik üzerinde uzlaşamadığında, sağlıklı bir kamusal tartışma yürütmek de imkânsız hâle gelir.
Jean Baudrillard bu süreci daha da ileri taşıyarak simülasyon kavramını ortaya koyar. Ona göre modern toplum artık gerçeği temsil eden imgeler üretmiyor; gerçeğin yerini alan yeni gerçeklikler inşa ediyor. Böylece insanlar, hakikatin yerine geçen simülasyonlarla yaşamaya başlıyor. Sosyal medya profilleri, dijital kimlikler ve yapay zekâ tarafından oluşturulan içerikler bu dönüşümün en görünür örnekleri arasında yer alıyor.
Michel Foucault ise bilgi ile iktidar arasında ayrılmaz bir ilişki kurar. Bilgiyi üreten ve dolaşıma sokan güç odakları, aynı zamanda toplumun neyi doğru kabul edeceğini de belirleyebilir. Günümüzde bu güç yalnızca devletlerin ya da geleneksel medyanın elinde değildir. Algoritmalar, teknoloji şirketleri ve dijital platformlar da bilgi akışını şekillendirerek görünmez bir iktidar alanı oluşturuyor.
Yapay zekâ ise bu tartışmayı yeni bir boyuta taşıyor. Birkaç saniye içinde gerçeğinden ayırt edilmesi güç videolar üretilebiliyor, hiç söylenmemiş sözler söylenmiş gibi gösterilebiliyor ve hiç yaşanmamış olaylar yaşanmış izlenimi oluşturabiliyor. Teknoloji tarafsız olabilir; ancak onu kullanan niyet tarafsız değildir. Bu nedenle yapay zekâ, hakikatin en büyük destekçisi de olabilir; en büyük tehdidi de.
Post-truth çağının en büyük tehlikesi yalanların çoğalması değildir. Tarih boyunca yalan vardı. Asıl tehlike, gerçeğin önemini yitirmesidir. İnsanlar doğruluğunu araştırmak yerine kendi dünya görüşünü doğrulayan bilgileri paylaşmaya başladığında, hakikat yerini kanaatlere bırakır. Böylece toplum, ortak gerçeklikten uzaklaşarak birbirinden tamamen farklı bilgi evrenlerinde yaşamaya başlar.
Karl Popper, açık toplumun ancak eleştirel düşünceyle ayakta kalabileceğini savunur. Hiçbir düşüncenin sorgulanamaz olmadığını kabul etmek, hakikate ulaşmanın ön şartıdır. Çünkü eleştirinin olmadığı yerde dogmalar güçlenir; dogmaların güçlendiği yerde ise hakikat geri çekilir.
Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Gerçekten bilgi çağında mı yaşıyoruz, yoksa yalnızca en çok bilgiye maruz kaldığımız çağda mı? Bilgiye erişimin kolaylaşması, hakikate ulaşmayı garanti etmiyor. Aksine bilgi kirliliği arttıkça, doğruyu yanlıştan ayırmak daha büyük bir sorumluluk hâline geliyor.
Önceki yazılarımızda toplumsal çürümeden, vicdanın dönüşümünden, özgürlüğün sessiz kaybından, dijital mağaradan, güçlü kurumların öneminden ve adaletin kırılganlığından söz ettik. Aslında tüm bu başlıkların ortak noktası hakikattir. Çünkü hakikatin olmadığı yerde adalet zayıflar; adalet zayıfladığında kurumlar sarsılır; kurumlar sarsıldığında ise toplum güvenini kaybeder.
Hakikati korumak, yalnızca gazetecilerin, akademisyenlerin ya da hukukçuların görevi değildir. Bu, gerçeğe değer veren her bireyin ortak sorumluluğudur. Çünkü demokrasi de hukuk da bilim de ancak ortak bir hakikat zemini üzerinde yaşayabilir.
Bugün belki de en önemli mücadele, bilgiye ulaşmak değil; gerçeği ayırt edebilme cesaretini koruyabilmektir.
Çünkü bir toplum gerçeği tartışmayı bırakıp yalnızca kendi gerçeğini savunmaya başladığında, hakikat ölmez; onu arama iradesi ölür. İşte post-truth çağının en büyük tehlikesi de budur.
