SİYASETİN EN ZOR SINAVI: GÜÇ MÜ, MUHASEBE Mİ?

Sayın Ahmet Davutoğlu’nun Siyasi Yolculuğu Üzerinden Liderlik, Hırs ve Özeleştiri

“Siyasette en zor şey gücü elde etmek değil; güç kaybedildiğinde kendinle yüzleşebilmektir.”

Siyaset, insanın kendisi hakkında kurduğu cümlelerle hayatın ona verdiği cevap arasındaki mesafenin en görünür hâle geldiği alanlardan biridir.

Bir akademisyen düşünün. Kitapları yazılıyor, fikirleri tartışılıyor, üniversite kürsülerinde saygınlık kazanıyor. Ardından devlet yönetiminin merkezine davet ediliyor. Başdanışmanlık ve büyükelçilik görevleriyle başlayan yolculuğu Dışişleri Bakanlığı’na, oradan Başbakanlık ve iktidar partisinin genel başkanlığına uzanıyor. Sonrasında ise siyasi ayrışma geliyor. Yeni bir parti kuruluyor. Büyük bir siyasi iddia ortaya konuyor. Seçimler, ittifaklar ve siyasi mücadelelerin ardından o parti de kapanma noktasına geliyor ve aktif parti siyaseti sona eriyor.

Bu hikâye yalnızca Sayın Ahmet Davutoğlu’nun siyasi hayatının özeti değildir. Aynı zamanda siyaset yapan herkes için çok daha büyük bir soruyu gündeme getirir:

İnsan güce ulaştığında kendisini mi değiştirir, yoksa güç zaten içinde bulunan taraflarını mı görünür hâle getirir?

Sayın Ahmet Davutoğlu’nun siyasi serüvenine bu sorudan bakmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu hikâyeyi yalnızca bir siyasi başarısızlık hikâyesi olarak okumak kolaydır. Oysa mesele bundan daha derindir. Asıl mesele; gücün, entelektüel birikimin, siyasi iddianın ve kişisel hırsın birbirine karıştığı noktada insanın kendisini ne kadar doğru okuyabildiğidir.

Sayın Davutoğlu’nun devlet yönetimindeki yükselişi, akademik kimliğinin ardından gelen önemli devlet görevleriyle başladı. Başbakan başmüşavirliği ve büyükelçilik görevlerinin ardından 2009 yılında Dışişleri Bakanlığı görevini üstlendi. Burada hakkını teslim etmek gerekir. Davutoğlu sıradan bir siyasi figür olarak ortaya çıkmadı. Akademik geçmişi, uluslararası ilişkiler alanındaki çalışmaları ve dış politika konusundaki entelektüel birikimi onu farklılaştırıyordu.

Türkiye’nin uluslararası sistemde daha etkin ve merkezi bir aktör olması gerektiğine ilişkin yaklaşımı, uzun süre Türkiye’nin dış politika tartışmalarının önemli başlıklarından biri oldu.

Fakat tam da burada benim ilk itirazım başlıyor.

Bana göre Sayın Ahmet Davutoğlu’nun en güçlü tarafı, siyasete girmesi değil; siyasete girmeden önce sahip olduğu entelektüel kimliğiydi.

Bir akademisyen ve düşünce insanı olarak Türkiye’ye çok daha uzun soluklu bir katkı sunabilirdi. Çünkü akademisyenlik, siyasetin günlük hesabından daha uzun ömürlüdür. Siyasetçi bugünün gündemine cevap verir. Düşünce insanı ise yarının sorularını üretir.

Davutoğlu’nun belki de en büyük talihsizliği, kendisinin en güçlü olduğu alanı bırakıp gücün merkezine doğru ilerlemesiydi.

2014 yılında Dışişleri Bakanlığı’nın ardından AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevini üstlenen Davutoğlu, Türkiye siyasetinin en üst makamlarından birine çıktı. Ancak 2016 yılında hem genel başkanlık hem de başbakanlık görevlerinden ayrıldı.

İşte siyasi hayatının en kritik dönemeçlerinden biri burada başladı.

Çünkü bir insanın siyasi gücü kadar, gücünü nasıl kaybettiği de onun siyasi karakterini gösterir.

Başbakanlık makamı çok büyük bir siyasi sorumluluktur. Fakat Başbakanlıktan ayrıldıktan sonra asıl sınav başlar: İnsan makamdan ayrıldığında hâlâ kendisini aynı ölçüde haklı görüyorsa, burada bir muhasebe problemi ortaya çıkabilir.

Benim Sayın Davutoğlu’na yönelik şahsi ve sert eleştirim tam olarak burada başlıyor.

Sayın Davutoğlu’nun siyasi hayatında zaman zaman kendi siyasi ağırlığını olduğundan daha büyük değerlendirdiğini düşünüyorum.

Bu, onun zekâsını veya akademik birikimini küçümsemek değildir. Tam tersine, yüksek entelektüel kapasitenin beraberinde getirebildiği tehlikelerden birine işaret etmektir.

İnsan, kendi düşünsel gücünü zamanla toplumdaki siyasi karşılığıyla karıştırabilir.

Oysa ikisi aynı şey değildir.

Bir insan çok iyi düşünebilir. Çok iyi yazabilir. Çok güçlü kavramsal çerçeveler kurabilir. Ama siyaset başka bir şeydir.

Siyaset, insanların seni gerçekten takip edip etmediğiyle sınar.

Sayın Davutoğlu’nun siyaset dilinde dikkat çeken özelliklerden biri de kavramsal ve entelektüel yoğunluktur. Bu, akademisyen kimliği açısından önemli bir avantajdır. Fakat siyaset açısından her zaman avantaj değildir.

Çünkü siyaset akademik bir tez değildir.

Siyaset, toplumun gündelik hayatına dokunmak zorundadır. İnsanların işine, geleceğine, korkularına, umutlarına ve beklentilerine cevap vermek zorundadır.

Bir siyasi hareket ne kadar güçlü kavramlara sahip olursa olsun, toplumda karşılık bulamıyorsa bir noktadan sonra kavramlar siyasi gerçekliğin yerine geçmeye başlar.

Benim Sayın Davutoğlu’na yönelik eleştirilerimden biri de budur:

Zaman zaman siyasi başarısızlığın kendisini sorgulamak yerine, başarısızlığı açıklayan daha büyük teorik çerçeveler kurmayı tercih ettiğini düşünüyorum.

Oysa bazen uzun bir siyasi metnin yerine tek bir soru daha değerlidir:

“Nerede yanlış yaptım?”

Bu soru siyasetteki en zor sorulardan biridir. Çünkü insanı dışarıya değil, kendisine bakmaya zorlar.

Sayın Davutoğlu’nun AK Parti’den ayrılmasının ardından 2019 yılında Gelecek Partisi’ni kurması da bu siyasi yolculuğun yeni bir aşamasıydı. Yeni bir siyasi hareket oluşturmak demokratik açıdan meşru ve cesur bir tercihtir. Bunu küçümsememek gerekir.

Ancak siyasi parti kurmak ile toplumsal bir siyasi hareket oluşturmak aynı şey değildir.

Bir parti tabelası, teşkilat, genel başkanlık makamı ve siyasi söylem kendiliğinden toplumsal taban oluşturmaz.

Toplum size yalnızca iyi fikirleriniz için oy vermez.

Size inanması gerekir. Söylediklerinizle kendi hayatı arasında bağ kurması gerekir. Ve en önemlisi, sizi gerçek bir iktidar alternatifi olarak görmesi gerekir.

Gelecek Partisi’nin siyasi serüveni tam da bu noktada ciddi bir sınavla karşılaştı.

2023 seçimlerine giden süreçte Sayın Davutoğlu, Altılı Masa’nın önemli aktörlerinden biri oldu. Ortak adaylık tartışmalarında uzlaşma ve ortak akıl vurgusu öne çıktı. Ancak ortaya çıkan siyasi mimari, muhalefetin seçim başarısını sağlayamadı.

İşte benim siyasi açıdan en ağır eleştirilerimden biri burada ortaya çıkıyor.

2023, Sayın Davutoğlu’nun siyasi muhasebe yapması gereken en önemli eşiklerden biriydi.

Çünkü mesele yalnızca seçimin kaybedilmesi değildi.

Mesele, muhalefetin toplumun değişim beklentisini doğru okuyup okuyamadığıydı.

Sayın Davutoğlu gibi uzun yıllar devlet yönetiminin en üst kademelerinde bulunmuş bir siyasetçinin burada daha sert bir iç muhasebe yapmasını beklerdim.

Kendisine şu soruyu sormasını:

“Biz gerçekten toplumun istediği alternatifi mi oluşturduk, yoksa birbirimizin siyasi ağırlığını olduğundan büyük kabul ederek bir masa mı kurduk?”

Bu soru yalnızca Sayın Davutoğlu için değil, dönemin muhalefet aktörlerinin tamamı için geçerlidir.

Benim Sayın Davutoğlu’na yönelik şahsi eleştirimin merkezinde başka bir mesele daha var:

Hırs.

Hırs tek başına kötü değildir. Siyasette iddia gerekir. Hedef gerekir. Cesaret gerekir. Fakat hırs, muhakemenin önüne geçtiğinde insanı kendi gerçekliğinden uzaklaştırabilir.

İnsan kendi yolunu bırakır. Başkalarıyla kendisini kıyaslamaya başlar. Daha büyük bir makam ister. Daha büyük bir tarihsel rol biçer kendisine.

Ve bir süre sonra siyaset, hizmet etmekten çok kendisine biçtiği tarihsel rolü gerçekleştirme mücadelesine dönüşebilir.

Ben Sayın Davutoğlu’nun siyasi hikâyesinde zaman zaman böyle bir risk görüyorum.

Bana göre onun en büyük siyasi hatalarından biri, akademik ve entelektüel ağırlığının doğal olarak geniş bir toplumsal siyasi karşılığa dönüşeceğini düşünmesi oldu.

Oysa siyaset böyle çalışmaz.

Toplum akademik unvana değil; güvene bakar.

Kavramsal derinlik kadar somut sonuca bakar.

Ve seçim sandığı, bütün entelektüel iddialardan daha acımasız bir muhasebe aracıdır.

Sayın Davutoğlu’nun siyasi hayatının son döneminde yaptığı açıklamalar ve siyasetten çekilme kararı da bu açıdan ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu kararı küçümsemiyorum. Aksine, aktif siyasetten çekilme iradesini önemli buluyorum.

Fakat burada da temel bir soru sormak gerektiğine inanıyorum:

Bir siyasetçi siyasetten ayrılırken yalnızca sistemi, siyasi iklimi, kurumları ve rakiplerini mi sorgulamalı?

Bence hayır.

Kendisine de sormalı:

Ben nerede yanlış yaptım?

Hangi siyasi tercihim başarısız oldu?

Hangi kararım kendi hareketimin önünü kapattı?

Toplum beni neden beklediğim kadar desteklemedi?

Ben siyaseti mi doğru okuyamadım, yoksa toplum beni mi yanlış anladı?

Ve belki de en önemlisi:

Ben gerçekten milletin istediği bir siyasi hareket mi kurdum, yoksa kendi siyasi geçmişimin ağırlığına fazla mı güvendim?

İşte bu soruların cevabı verilmeden yapılan her muhasebe biraz eksik kalır.

Bana göre Sayın Ahmet Davutoğlu’nun asıl kaybı bir siyasi partinin kapanması değildir.

Asıl kayıp, Türkiye’nin güçlü bir akademisyenini daha güçlü bir siyasi düşünce okuluna dönüştürebilecek fırsatın tam olarak değerlendirilememiş olmasıdır.

Sayın Davutoğlu bugün de Türkiye’nin siyaset bilimi, dış politika ve uluslararası ilişkiler tartışmalarına katkı sunabilecek ciddi bir birikime sahip. Fakat siyaset onun bu birikimini büyütmek yerine, zaman zaman tüketti.

Çünkü günlük siyaset insanı sürekli pozisyon almaya zorlar. Dün söylediğini bugün açıklamak zorunda bırakır. Bugün verdiği kararın yarın hesabını sorar.

Ve en önemlisi, insanı kendisiyle sürekli çelişme riskiyle karşı karşıya bırakır.

Akademi ise daha farklıdır.

Bir fikir ortaya koyarsınız. Yıllar sonra yeniden tartışırsınız. Yanlışınızı kabul edebilirsiniz. Yeni bir düşünce geliştirebilirsiniz.

Siyasette ise yanlış kararın bedelini toplum sandıkta keser.

Sayın Davutoğlu’nun hikâyesini yalnızca Sayın Davutoğlu üzerinden okumak da doğru değildir.

Bu hikâye Türkiye’deki siyaset kültürü açısından daha geniş bir soruyu ortaya çıkarıyor:

Siyasetçilerin en büyük sınavı iktidara gelmek mi, yoksa iktidardan ayrıldıktan sonra kendileriyle hesaplaşabilmek mi?

Bence ikincisi.

Çünkü güç insanın çevresini değiştirir. İnsanlar size farklı davranmaya başlar. Sözleriniz daha fazla önemsenir. Eleştiriler azalabilir. Yakınınızdaki insanlar çoğu zaman sizi desteklemeye devam eder.

Ve bir süre sonra kendi sesinizle çevrenizdeki insanların size söylediği sesleri birbirinden ayırmak zorlaşabilir.

İşte burada muhasebe gerekir.

Gerçek liderlik yalnızca insanları peşinden sürüklemek değildir.

Bazen durup:

“Belki de yanıldım.”

diyebilmektir.

Sayın Ahmet Davutoğlu’nun siyasi hayatını eleştirirken onun akademik birikimini, devlet tecrübesini ve Türkiye siyasetine yaptığı katkıları yok saymak doğru olmaz.

Ancak bir siyasetçiyi gerçekten ciddiye almak, onu yalnızca övmek değildir.

Eleştirebilmektir.

Benim Sayın Davutoğlu’na yönelik eleştirim de tam olarak buradan geliyor.

Bence o, siyasette kalmak yerine bazı dönemlerde kendi entelektüel gücünü yeniden üretmeye yönelseydi Türkiye için daha kalıcı bir miras bırakabilirdi.

Bence siyasi hırsı, bazı dönemlerde kendi gerçek siyasi ağırlığını doğru değerlendirmesinin önüne geçti.

Bence 2023 sürecinde muhalefetin stratejik hataları konusunda daha erken ve daha sert bir özeleştiri yapmalıydı.

Ve bence siyaseti bırakırken yalnızca siyasi sistemin ve siyasi iklimin muhasebesini değil, kendi siyasi kararlarının da muhasebesini çok daha açık biçimde yapmalıydı.

Çünkü gerçek muhasebe, başkalarının hatalarını sıralamakla başlamaz.

Kendi payını kabul etmekle başlar.

Sayın Ahmet Davutoğlu’nun hikâyesi, bir akademisyenin siyasete girmesiyle başlayıp bir siyasi partinin siyasi faaliyetlerinin sona ermesiyle biten sıradan bir hikâye değildir.

Başdanışmanlıktan Dışişleri Bakanlığı’na, oradan Başbakanlığa ve iktidar partisi genel başkanlığına uzanan bir yükseliş; ardından siyasi ayrışma, yeni parti kurma, ittifak arayışları ve nihayet aktif parti siyasetinden çekilme…

Bütün bunların içerisinde başarılar ve hatalar, doğru tercihler ve yanlış hesaplar vardır.

Fakat bütün bu hikâyenin sonunda benim için tek bir soru kalıyor:

Sayın Ahmet Davutoğlu siyaseti neden bıraktı?

Siyasi iklim yüzünden mi?

Sistem yüzünden mi?

Toplumun tercihleri yüzünden mi?

Muhalefetin hataları yüzünden mi?

Yoksa bütün bunların yanında, kendisinin de yanlış yaptığı bazı tercihler olduğu için mi?

Benim cevabım açık:

Hepsinden biraz var.

Fakat bir siyasetçinin büyüklüğü, kendisini yalnızca haklı olduğu yerde anlatmasıyla ölçülmez.

Asıl büyüklük, yanlış olduğu yeri de söyleyebilmesidir.

Çünkü siyasette güç makamdayken ölçülür.

Ama karakter, makam bittikten sonra yapılan muhasebede ortaya çıkar.

Ve belki de Sayın Ahmet Davutoğlu’nun siyasi hayatından çıkarılabilecek en önemli ders budur:

Siyasette en zor şey güç kazanmak değildir. Gücü kaybettiğinde, hâlâ kendine dürüst kalabilmektir.

Çünkü güç geçer. Partiler kapanır. Makamlar değişir. Seçimler unutulur. Fakat insanın kendisiyle yaptığı muhasebe, geride bıraktığı siyasi mirasın en kalıcı parçasıdır.

Facebook
Twitter
LinkedIn
WhatsApp
Picture of Mohammad Hasan Kabir
Mohammad Hasan Kabir

Stratejik iletişimden kamu diplomasisine, gençlik eğitiminden kültürel projelere uzanan çok yönlü bir vizyonla, 2014 yılından bu yana ulusal ve uluslararası düzeyde hizmet sunmaktadır.